30 Eylül 2009

CUTEST JUICY COUTURE

Burdan Ralph Lauren outletten 30 dolara aldığım ve normalde 200 dolarlara satılan rahmetli deri eldivenlerimi de acıyla anmak isterim :( Şunlar bile 55 dolarmış :( Ayrıca beresi ve eldivenini aldığım krem rengi takımın atkısını nasıl bir basiret tutulmasıyaşayarak almadığımın üzüntüsünü de paylaşmak istedim sizinle. Kış da geliyo ya, o bakımdan... Dün Mango'da gördüm mor deri eldiven güzeldi.

DKNY kızı olmak

Ben üniversitede okurken Helsinki Yurttaşlar Deneği'nde gönüllü çalışıyordum. Bir gün oraya giderken giydiğim DKNY yazan t shitü görünce Ebru bana gel bakalım DKNY kızı demişti. Kuşkusuz ironik söylemişti bunu. Ben de yok ben değilim aslında diye kekelemiştim. Klasik ben işte ne tam burjuva, ne tam entelektüel. Arada sıkışmış biraz ondan biraz bundan. O zaman takıyordum bunları ama artık takılmıyorum. Kendimi anlamlandırmak, kalıplara sokmak zorunda değilim. Neyse Tuğgen de bi kere demişti ki sen tam DKNY kızısın. O tarzım itibariyle söylemişti bunu tabii modadan ziyadesiyle anlayan çok zevkli bir insan olduğu için kendisi.
Sonra anladım ki evet DKNY benim kalemimmiş. Kıssadan hisse diyeceğim o ki DKNY'nin sonbahar kış kreasyonuna bayıldım ki ne bayıldım.

İnsan Giyinir

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınlarının çıkardığı Cogito dergisinin Yaz 2008 sayısının adı. Bilmeyenler için 3 ayda bir yayınlanan düşünce dergisi. Her sayıda farklı bir konu işleniyor. Bu sayıyı yeni okuyabilme fırsatım oldu. Halbuki Temmuz 2009'da Londra'ya gitmeden önceki gün almıştım iptal olan yelken dersi sonrası Kadıköy'den. Hatta o gün İrem gelmişti bana ilk kez oturmaya.
Dergi giyim kuşam modadan bahsediyor bu sayıda. Odak noktası da Claude Levi Strauss'ın 100 yaşınd aolması. Henüz tüm makaleleri okuyamadım. Ama okuduklarımdan bazılarını sizinle paylaşmak istedim.
Örneğin "fes" Osmanlı İmparatorluğu'nda 17. yy'da yokmuş. 18. yy'da yayılmış. Çok ilginç değil mi, halbuki fes Osmanlı'da hep varmış gibi geliyor insana değil mi?
J.C. Flügel'in Giysi Sembolizmi ve Giysinin Çok Anlamlılığı yazısından: " nasıl ki biz stresli ve zor zamanlarımızda rahme dönmek istiyoruz, birçok kişinin de üzüntü, endişe, korku, yalnızlık ya da sevgi yoksunluğu hissettiğinde aynı şekilde daha fazla yahut daha sıcak tutan giysiye ihtiyaç duyma eğiliminde olduğu gözlemleniyor". Bunu not düşmüşüm çünkü Edirne dönüşü okumuştum bunu ve üşüyordum demişim ki annemden ayrılacağım için korktuğum için mi acaba?
"Dünyada iki tür trajedi vardır. Biri, kişinin istediğine sahip olmaması, diğeri ise sahip olmasıdır. İkincisi en beteridir; o, gerçekt trajedidir." Oscar Wilde, Lord Windermere'nin Yelpazesi.
"Moda, kişiyi kendini yaratma, kendi zevklerini geliştirmek için uğraş verme yükünden kuratarır, ona kestirme değerlerle, kestirme yollardna kimlik edinme fırsatı sağlama iddiası taşır" diye not almışım hangi makaleden olduğunu belirtmeden. Güzel tespit ama değil mi?

Cafe Turc

Kanyon ve Levent Plazalar civarında çalışanlar için bir öğle yemeği alternatifi önereceğim size. Kanyonun karşı çağrazında, Yapı Kredi Plaza'nın hemen yanındaki apartmanın giriş katında yer alan Cafe Turc. Burası öğle arası çok güzel ev yemekleri yapıyor. Gerçekten çok lezzetli. Sahipleri çok suratsız kadınlar yalnız. Ancka yemekler temiz ve kaliteli malzemeden yapılmış. Haliyle fiyatlar da biraz yüksek. Cheesecake'leri muh-te-şem.
Paket servisleri de mevcut. 0 212 270 00 27.

Yasımı Tutanacaksın

Bu kitaptan size bahsetmiştim. Yazarları Larry Collins ve Dominique Lapiere. İlginç değil mi bir romanı iki kişi yazmaları. Üstelik bu ikilinin başka romanları da var birlikte yazdıkları. Yazarların İspanyol olmamaları da ayrıca ilginç geldi bana. Çünkü insan kitabı okurken İspanyol kültürünün içinde doğup büyümüş birinin yazdığını düşünüyor. Kitap, İspanya'nın efsane matadoru El Cordobes (Kordobalı)'in hikayesi aslında. Ancak El Cordebes İspanya İç Savaşından hemen önce doğunca bir efsanin yetiştiği koşullara yani İspanya İç Savaşı ve İspanya'nın sonraki siyasi, ekonomik vs durumlarına da şahit oluyoruz. Biliyorum ben de sizin gibi boğa güreşlerinin bir vahşet olduğunu düşünüyorum. Ancak kitabı okurken boğa güreşi ile ilgili çok ilginç detaylar hakkında hem bilgi sahibi oluyorsunuz, hem de okurken aslında bir nevi izlemiş de olduğunuz boğa güreşine bir şekilde artık vahşet gibi bakmıyorsunuz. Bu da yazarların başarısı diye düşünüyorum. El Cordobes'in azmi ilham verici. İspanya'nın hali içler acısı. Zaman zaman insanı çok derinden etkileyen bölümler mevcut. İnsanlık tarihinin görmüş olduğu acılardan sadece biri İspanya İç Savaşı. Ama insanın etkilenmemesi mümkün değil.
Özetle, ben kitabı o kadar çok ama o kadar çok beğendim ki, hepinize şiddetle tavsiye ediyorum. Her edebiyat severin okumasını isteyeceğim bir kitap.

Günün Çantası


Günün Ayakkabısı


29 Eylül 2009

Tatiiiiiiiiiiiiiiiiiiiil

istiyorum
yaz bitmesin istiyorum
bi mucize olsa
yılbaşına maldivlerde girsem

Kardeşim

kardeşim küçükken, daha 1 yaşında bile yokken yani bebekken, annem onu bazen benim yanıma yatırırdı. Kardeşimle benimle yatsın isterdim ama çok küçük olduğundan annem de gönlüm olsun diye kısa süreliğine yatırırdı yanıma. Elif uyurken kara saçlarıyla kaplı kafası yana düşer benim göndeme yaslanırdı. Çok hoşuma giderdi, kendimi abla gibi hissederdim. O gün bugündür hep abla gibi oldum ben kardeşime. Arkadaş gibi değil, abla gibi. O yüzden onu hem hep çok sevdim hem de hep çok saygı bekledim bana karşı. O sebeple kızınca da anne baba gibi kızdım. Arkadaş gibi değil. O yüzden birbirimizi pek anlayamadık sanırım.

28 Eylül 2009

Çok Yoğunum

Sizinle ilgilenemiyorum bu sıra ama beni merak etmeyin. Denize doyduğum bir haftasonu geçirdim o sebepten çıp çıp deniz sesiyle huzura erdim. bu hafta çok daha iyiyim. Üstelik annem de toparlanmaya başladı. bu haftasonu çok güzel rose şampanya içtim (hello to Azade), Cumartesi 4 saat kadar (hello to Volkan, İrem ve Barbaros) Pazar da 2 saat (hello to Barbaros) yelkenlideydim. Pazar günü bi sürü yunus gördüm. Ana yelkeni trim etmeyi ve dümeni kullanmayı ilerletmeye başladım. En yakın vakit kışlık kıyafetlerimi alıp tam gaz devam yelkene. Kardeşim Elif İstanbul içinde ikinci kez araba kullandı ve biz ta Büyükçekmece'ye gittik. Congraculations to Elif :) Brüno'yu izledim. Manyak Sacha ya :) Pazar sabahı pancake yaptım kendi kendime (hello to Zeynuş). Cuma gecesi rüyamda babamın öldüğünü gördüm hıçkırıklarla uyandım. Herkes ölecek korkusuyla kafayı yiyeceğim sandım ama deniz beni kendime getirdi. Hepimize iyi haftalar.

24 Eylül 2009

Bir Film ve Ben

Dün gece P.S. I Love You'yu izledim. Kimse izlemesin o filmi. Yasaklasınlar da. Görüntüler çok güzel. Adamla kızın tanışma sahnesi çok güzel. Ama o kadar çok üzüldüm ki. O kadar çok ağladım ki. Gece yatağa yattıktan sonra da uzun süre ağladım. Çok çok üzüldüm. Ölüm kadar korkunç bir şey yok sanırım.
Yatakta ağlarken anladım bayram tatilini kendime ve anneme neden zehir ettiğimi. İnsan normal hayatını özlüyor en çok. Sıradan. Annesine kızabilme özgürlüğünü, onun size yemek yapmasını. Herşey normalmiş gibi davranmaya çalışmaktan çok yoruldum. Ve hiçbir şeyin normal olmadığını görmek beni çok üzdü. Üzüntü de her zamanki gibi asabi yaptı. Bir gün sen Elif'i daha çok seviyorsun diye küstüm anneme. Sonra karşıki komşu giyinmiş süslenmiş bayram gezmesine giderken içerde hasta yatıyor diye kızdım. Çocuk olmak istedim yine. Annemin çocuğu ben olayım, o bana baksın, yemek yapsın bize.
Sanki arkamdan kurmuşlar beni gibi yaşıyorum. Amaçsız, umutsuz, mutsuz. Öyle yaşıyorum gibi. Sanki his yok içimde gibi. Giderek paranoyaklaşmaktan, acaba ben hasta mıyım diye düşünmekten yoruldum. Saçma sapan herşeyi kafama takmaktan, hergün sırayla birilerine uyuz olmaktan, sonra bu kötü düşünceleri kafamdan uzaklaştırmaya çalışmaktan yoruldum.

18 Eylül 2009

Edirne'yi Beklerken

Daha doğrusu Edirne'ye gitmeyi beklerken ve Verdi dinlerken birşeyler çızıktırayım şuraya diyorum. öncelikle beni okuduğunuzu biliyorum ama hiç tepki vermemenize bozuluyorum bilesiniz. Ne izleyici oluyorsunuz, ne yazıların altına tepki veriyorsunuz, ne de yorum yapıyorsunuz. Aşkolsun!!!
Tünel'de Groove ya da Otto ile başlayan akşamları özledim.
31.12.209 tarihinde bir yazı yazmışım Moleskine'ime ve 2009'a ilişkin dileklerimi sıralamışım. Kar yağıyormuş, ama istediğim beyaz örtü kıvamına gelmemiş. Kuaförde fön için sıramı bekliyormuşum. Harvey Nichols'da Balenciaga'nın klasik modelleri bile % 50 indirime girmiş. Altuğ işten ayrılmış, 2009'da mutlu olabileceği bir iş dilemişim ona.
demişim ki 2009'da gereksiz tek bir çöp bile almayayım: 2009 bu dilediğimi gerçekleştirmemiş, hepsi onun suçu :p
Bir insanı tanımak istemişim bu da olmamış. demek ki çok içten istememişim bu iki dileği :)
hayatımın en büyük aşkını yaşamak istemişim: o da olmamış
kardeşim bana demiş ki "sana birini buldum, kumral kısa boylu tam istediğin gibi" ben de "ben kısa boylu istemiyorum denk geliyor" bu aklıma gelmiş yazmışım.
o sırada bir iki kez yemege çıktığım biri arayıp, son zamanlarda sana soğuk davrandım galiba demiş. ben de üzülmüşüm ben ona soğuk davranıyorum diye kendinde sorun aramış halbuki ben istemiyordum. ama bunu nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum, bu durumu arkadaşlığa çevirmem lazım demişim.
kuaför yılbaşı münasebetiyle şarap ve çerez getirmiş. saçlarımı kestirmişim. hatırladım şimdi belime kadardı bahçecik kısa kesmemişti tombik suratlu olursun diye de kulunçların oraya kadar falan kesmişti ama bayaa kısalmıştı yine de. yıldırım özdemirde kısa küt kestirmem daha sonra çünkü.
sonra kocaman harflerle aşk, sağlık, para, başarı ve huzur yazmışım. 2009 hepsini esirgemiş benden. başarılı ile ilgili sıkıntım yok. huzurlu hissettiğim zamanlar da oldu arada ama o kadar. ay bakmayın pms'im diye dünyanın sonu gelmiş gibiyim. yarım saat sonra düzelirim. sonra yine dip yaparım falan 1 hafta 10 gün böyle gider işte :(
2 Ocak 2009 sabahı işe gelirken yolda, Barbaros'tan yukarı çıkarken soldaki apartmanın önünde bir adamın gazete ile örtülü cesedini görmüşüm. galiba apartmanlardan birinin kapıcısı imiş nerden böyle bir düşünceye kapılıp yazdıysam. çok üzülmüşüm. yeni yılın ilk günü pek çok insan için yeni başlangıçlar yeni umutlar oluyorken bazıları için de son ya da umutsuzluk oluyor demişim. çok üzücü Allah ailesine sabır vermişim demişim bir de.
aynı gün Hilal'in doğumu için Acıbadem Hastanesi'ne gitmişim. Elif'le beklediğimizi yazmışım. Saat 17:50'de 8 cm açılmış :) yuh bunu bile yazmışım. hala bekliyoruz çok heyecanlı demişim. Sonra Hilal'i sezeryane almışlar. 20:56'da Alphan 4.165 kg ve 55 cm'lik bir topaç olarak doğmuş :) "muş" dediğime bakmayın çok iyi hatırlıyorum ben bunları ama defterden seçme yaptığımdan böyle yazıyorum.
Moleskine'den seçmeler şimdilik bu kadar...

Bayram

Hepinize iyi bayramlar.
İyi tatiller de aynı zamanda.
Bugün çok yorgunum. Bir süredir biraz huzursuz ve gerginim. Bu tatilin iyi gelmesini umuyorum. Bu tatil hepimize iyi gelir umarım.
PS 1: Dün akşam flamencoya başladım sonunda ve inanılmaz yoruldum. Bu sebeple flamencoyu haftada ikiye çıkarmaya, spora yazılmamaya, haftada bir gün de Cevza'yla yogaya gitmeye karar verdim.
PS 2: Yine PMS'im biri beni kurtarsın. Onun haricinde de Art of Living etkisini azalttı, bense bir türli ev egzersizlerimi yapamıyorum Arzu çabuk dön Hindistan'dan Avrupa tarafında Part I'e ve bayram dönüşündeli pazar bir kriyaya ihtiyacım var.

17 Eylül 2009

xanax yerine vivaldi

Volkan sağolsun i-podumu kalsik müzik ve opera ile doldurdu. Sabah işe gelirken yeminlen gerginliğimi aldı. Beyle içimi hayatın güzellikleri ile dolduruyor klasik müzik. Arka fonda o olunca hayatı yaşaması daha güzel gibi geliyor. Deniz, boğaz, yürümek, hayat herşey daha zevkli geliyor gibi. Nasıl anlatsam bilemiyoru bende yarattığı hissi bilemiyorum ama toplu taşımada o kalabalığın içinde kendimi ordan soyutlamamı sağlıyor. Bir nevi sergi gezerken veya Art of Living Part II'de Ağva'da yaşadığım huzuru yaşıyorum. Hepsi bana aynı huzuru veriyor gibi...
O yüzden, ben burda yokum ama, siz 19 Eylül cumartesi gecesi yıldız sarayında sergilenecek saraydan kız kaçırmayı sakın ola ki kaçırmayın.
Ben bu akşam flamencoya bu sefer gideceğim inşallah :)

16 Eylül 2009

Herkes için suşi

Bizim birşeyler oldu bloguma giremedim. Birşeyler olmasa da girecek vaktim yoktu gerçi.
Pazartesi günü flamenco dersi iptalmiş. Ama ben henzü sınıfa kayıtlı olmadığım için bana haber de vermemişler. Ofisten erkence fırlayıp metro ile taa Aznavur'a gittim. Kös kös dönerken bari şu Bunka Cafe'yi bulup onu deniyeyim diye düşündüm. Fransız Konsolosluğuna gelmeden önceki soldan saptım, o sokaktan da sağa döndüm (tam olarak Fransız Konsolosluğu'nun arkasında) işte Bunka solda durmakta.
İster yeni başlamış olun ister gerçek bir sushi lover olun, bunka Cafe bilinmesi gerekenlerden. Japon Kultur Merkezinin alt katında. İçerisi küçük ama tam Japon dizaynında. İçeride bir Japon aşçı ve bir Japan garson var çalışan.
Girişte sağda 6 kişilk bir masa, onun yanında 4 kişilik bir masa ve onun yanında da 2 kişilik bir masa var. Ortada yükske bir basamakla çıkılan ve geleneksel olarak Japonların oturduğu gibi oturulan 4 kişilik bir yer sofrası var. Sol tarafta da aynı şekilde 4 kişilk bir yer sofrası var ama bu bölüm sürgü kapılarla mekandan ayrılıyor. Özel oda diyelim yani.
İçeride 6 kişilik bir Japon grubu var. Biri Türk. Bu iyiye işaret. Demek ki kendi halkları gelip yiyorsa güzeldir. Türk kızın nasıl çatır çatır Japonca konuştuğuna inanamazsınız.
Yan masada da date'e çıkmış 2 üniversiye öğrencisi var. Bence date yani.
Kalabalık olduğu için yarım saat sürer suşinin çıkması diyorlar. Peki deyip beklemeye başlıyorum. Beklerken Dominique Lapierre ve Larry Collins'in yazdığı "Yasımı Tutacaksın" romanını okumaya başlaıyorum. Henüz çok başındayım ama muhteşem bir roman. Efsane bir matadorun hikayesini arka planda İspanya iç savaşı ile birlikte anlatıyor şimdilik. Bu konuda ayrı bir başlık gelecek tabi ki kitabı bitirdiğimde.
Yan tarafta Japonlar inanılmaz bir sesle hüpürdeterek çorbalarını içiyorlar. Bağıra bağıra da konuşuyorlar zaten. Okumakta zorlanıyorum.
Servis açtılar. Bir de kapalı kapta ısıtılmış ıslak kumaş var el silmek için. niceee ;)
Suşim yarım saatten önce geliyor. Çok mutluyum. Her zamanki gibi california roll ve ebi maki istedim. sushicodan birazcık daha güzel. yediğim en güzel sushi mi? hayır. ama yediğim en güzeller çok pahalı yerlerdi. Bunlar kendi fiyat ayaraı içerisinde oldukça iyiler. Kesinlikle gidilebilir yani. Ayrıca pek çok başka çeşit sushi, saşimi ve japon yemekleri de mevcut.
Sushi tabağımı çok beğendim. Ayrıca çubuklar da kullanımı bana kolay gelenlerden. Londra'daki Asia de Cuba'dakiler de öyleydi mesela.
İçecek menüsünü tekrar alıyorum. 2 adet çay spesiyali var. Bunlar çok özel çaylarmış. Japonların geleneceksel uzun ve sessiz çay seromonilerinde içilenlerden. Ben onladan birini istiyorum. Kız diyor ki onlar yemekten sonra mide ağrıtır (Japon garson oldukça iyi Türkçe konuşuyor). Klasik yeşil çay veya genmai çay öneririm diyor. Genmai patlamış pirinçli yeşil çay. İlk geldiğinde kokusu bir garip gibi geliyor ama hayır, kesinlikle çok güzel. Çıkarken kendime de almalıyım bundan mutlaka.
Bir şubesi de Göcek'te açılmış bu arada.
Çayı soruyorum 50 gr'ı 35 lira diyor. Pahalı, bir de 50 gr bana yarın kilo gibi gelmişti ama değilmiş. Azıcık. Japonya'dan geldiği için pahalıymış. Ucuz olanlar Çin'den gelenlermiş. Öyle diyor. Tabak çanak vs de Japonya'dan geliyormuş ama onları satmıyorlar. Çok güzeller.
Herkes gitti. Çok sessiz burası. Yine huzurluyum.
Yeni yerler keşfetmeyi seviyorum. Kendimle olmayı da seviyorum. İyice yabani olacağım ben böyle.
Jaonya'ya gelmek istiyorum. Pazartesi günü tapuda gördüğüm yakışıklı adamla buraya yemeğe gelmek istiyorum.
PS: Mekanın fotoğraflarını çektim ama henüz bilgisayara aktaramadım. Aktardığımda paylaşacağım sizinle.
Adres: İstiklal Cad. Fransız Konsolosluğu arkası Ana Çeşme Sok. No: 3 Japon Plaza 80060 Beyoğlu İstanbul
tel: (0212) 251 15 80 - 81/ 293 32 49
Pazartesi-Cumartesi: 12:00-23:00
Pazar: 12:00-21:00

14 Eylül 2009

Dün

sabah bir güzel uyandım var ya. Haziran ayındna beri yapamadığım pişirmeli yulaf ezmesini yaptım. hani iş yerinde kahvaltı ederken yulaf ezmesi + süt yeriz ya, işte onu yulaf ezmesi üzerine azcık su ve sütle ocakta çok pişrdim. üzerine de annemin yaptığı probişta eriği reçelini döktüm. klasik müzik açtım. terasın kapısını da açtım. yağmura baka baka yedim. çok huzurluydu süper hissettim.
sonra bangır bangır klasik müzik eşliğinde duşa girdim. hazırlandım, i-podu taktim doooru Taksim İstiklal Kitabevi'ne. Neden mi? Internetten aldığım Biena biletimi almaya. Meğersem etkinlik alanındaymış. Dedim ben burdan yiriyerek ineyim Çukurcuma keşfi de yaparım. Gezmek istediğim galerileirn hepsini gördüm nerdeyse ama pazar olduğundan kapalılardı. çok güzel sokaklar yaw. hem moleskine defterimi evde unutmuştum yazamadım hem de makinem yoktu. cıbıl gibi kalakaldım ya sormayın. bir iki tane de designer dükkanı vardı. bir de süper meyhana gördüm ara sokakata hemen gidip keşfetmek lazım orayı çok güzel duruyordu.
neysem tıngır mıngır yürürkene Galeri Non (Boğazkesen Cad. No: 27/A Tophane/Beyoğlu) açıktı. Geçersiz Sebep/Yeterli Neden başlıklı sergi vardı. Küçücük bir sergi zaten yol üstüydü gezdim.
Ordan çıktım 12:30'a doğru Antrepo 3'teki Bienal'e girdim. Kitapçığı mutlaka alın. Açıklamaları okumak baış açınız açısından her zaman faydalı.
örneğin girişte Wafa Hourani'nin "Kalendiye 2087" adlı eseri vardı. ilki bir şehir maketi hani estetik olarak ilginç ve güzel geliyor ama okuyunca Kalendiye askeri kontrol noktası ve mülteci kampının gelecek projeksiyonu olduğunu anlıyorsunuz. 1949'da kurulan Kalendiye kampında 10.000'den fazla Filistin'li mülteci yaşıyormuş.
Ben henüz tamamını gezemedim Bienal'in. Yaklaşık 5,5 saat geçirdim ama bitiremedim henüz. Arada 1 saatlik yemek molamı saymıyorum.
Cengiz Çekil'in "Günce" adlı eserinde defter aynı annemin genç kızlığından kalan çiçek desenli defterler gibi. Üstelik arka taraftaki gelin damat figürlü kağıt da bir zamanlar evimizde ola bir tablonun arka tarafında vardı. Çok hoş bir nostalji oldu benim için. Yüksel Arslan'ın çalışmaları beğendiklerim arasındaydı. Bureau d'etudes'in "Terörün Yönetimi" isimli eseri ilginçti, buraya sonlara doğru vardığım için detaylı okuyamadım ama bir sonraki gidişimde daha detaylı inceleyeceğim. City Bank hakkında öğrendiğim gerçekler de iyi oldu!
Rena Effendi'nin "Boş Hayaller: Bor Hattı Boyunca Yaşanan Hayatların Bir Tarihi" isimli eserindeki fotoğraflarını beğendim.
Sanja Ivekovic'in "Türkiye Raporu" sayfalarının buruşturup yerlerde olması da ilginçti. Özellikle de Cumartesi izlediğim Me and You and Everyone We Know filminde bir sanatçının hamburger kağıdını buruşturup yere attığı çalışması ile dalga geçildiğini sanırken aynı sanatı görmek şaşırttı beni :)
Haejun Jo & Donghwan Jo favorilerimdendi. Üşenmeyin hepsini okuyun.
Mohammed Osama'nın "Step by Step" isimli kısa filmini çok beğendim.
Erkan Özgen'in "Köken" isimli videosu ilginçti.
Nam June Paik'in Life dergileri ile yaptığı çalışması çok hoştu. Aynı dönemde sanatçının kendi kronolojisini de takip etmek çok hoştu bence.
Canan Şenol'un "İbertnüma" isimli videosu da oldukça çarpıcıydı.
Oraib Toukan'ın eseri oldukça etkileyiciydi. Satılığa çıkarılan ülkeler arasında en pahalısının da Türkiye olduğunu belirtmeliyim.
Herneyse lafı çok uzatmayayım, bu yılki Bienal'in oldukça feminist ve kapitalizm karşıtı bir duruşu var. Ana sponsorunun türkiye'nin en büyük kapitalistelerinden biri olan Koç olması bir ironi oluştursa da gidilip görülmeli. Hele bizim gibi bunları unutum plaza insanına evrim geçiren kişilerin bazı değerleri hatırlaması için bile gitmesi gerektiğini düşünüyorum.
Paralel etkinliklerinden ve diğer bienal mekanlarından gezdikçe bahsedeceğim.
sözümü bitirmeden arada İstanbul Modern'in cafesin cancaazım kendim ile jumbo karidesli tagliatte makarna yiyip, bir güzel kırmızı şarap içip keyif yaptığımı da belirtmeliyim. Cafeye Onur Baştürk de geldi bu arada santla ne alakası varsa artık.
Londra'da Tate Modern'i gezdiğim gibi huzurlu ve sakin bir gün geçirdim.
Ben sanat eserlerini mi yoksa onları gezerken yaşadığım hazzı mı seviyorum acaba diy soru biel atkıldı kafama :)
Ben flamencoya gidiyorum şimdi. Hadi hoşçakalın.

Me and You and Everyone We Know


Ben, Sen ve Diğerleri diye çevirmişler Türkçe'ye. Pek çok festivalde özdül kazanmış bir film. Karısından boşanan bir ayakkabı satıcısı, onun iki oğlu, geçimini sağlamak için araba kullanamayacak kadar yaşlı olanlara taksicilik yapan bir performasn sataçısı, ergen iki kız ve diğerleri.... Küçük ayrıntılarla yüzünüzü gülümseten bir film. Biz Elif'le kikirdeye kikirdeye izledik filmi. örneğin adamın küçük oğlu bir kadınla seks içerikli chatleşiyor. Ama çocuğun bakış açısı ve masumluğuna inanamazsınız. Kadın diyor ki "sen de kendine dokunuyor musun?" çocuk da bakıyor iki baş parmağı birbirine değiyor "evet" diyor :)
velhasıl kelam holywoodun dandirik romantik komedilerine beş basacak bir romantik komedi. ben kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.

Aftasonu

Cuma akşamı toplantı vardı 8'e doğru çıktım burdan D&R'dan bi sürü dergi aldım, Elif de mesaj atmış abla yemek yapıyorum yemeden gel diye, yemedim hakikaten pelte gibi gittim eve. Hamlaşmışım sanırım bu haftaki yoğunluk yaramadı bana yorulmuşum. Serde tatil de yapamamanın ve geçen senenin yorgunluğu stres sıkıntı vs de olunca ilk yogunlukta (ki aslınd açok büyük yoğunluk da değil de, nomalin üstü işte) böyle oluyomuş insan demek ki. Cuma akşamki Bienal Partisi 23:30'daymış ki bu halde bana napsam gitmem. Kardeşim bi gaza gelir gibi oldu ama ben bayılmış halde Hanım'ın Çifliği izleyip dergi okumaya çalışırken olmaz dedim. Fırınd aköfte ve patates yapmış. Biraz yakmış ama güzel olmuş. Ay çok olmuş derken bir tepsiyi bitirdik ayıptır söylemesi. Nasıl kilo vericem ben bilmiyorum ki. Yediğimiz saat da 21:30-22:00 civarı falan. Zaten sonra da yattım uyudum.
Hamaralığa bak şimdi cumartesi sabahı 7:30'da kendiliğimden uyandım ama yediremedim artık 8:00'e kadar çıkmadım yataktan. ooolunm kalktım ayakkabılığı düzelttim (işe gitmek için kalkan Elif bana kapıda durmuş bakıyo garip garip ne var dedim, abla saatin 8:00 olduğunun farkında mısın diyo) evi süpürdüm, viledayla sildim (benim viledam ekolojik biliyo musunuz, sapı takta, silme yeri de böyle ekolojik bi şey, biraz ağır ama çevreye duyarlı olarak evi sildiğim için mutluyum), ortalığı topladım valladi bitti saat 9:00 hem de. Alışveriş çantamı aldım markete gittim alışveriş yaptım eve geldim 20 dakika olmuş bunları yapalı. Hemen sofrayı hazırlamaya başladım. Çayı demledim, omleti tavaya attım herşey hazır geldiler. Sevgi teyze kıyamam çıkamam merdivenleri diye gelmemiş. Omlet pişti, kahvaltımızı yaptık güzel güzel sohpetimiz ettik. Selim Amca erken kalktı ama sanırım herkes çok memnun kaldı.
Sonra bizim alt kata açılan tesadüf cafenin sahibi kız geldi Gökçe. Ayşegül'ün kına gecesini o mekanda yapacağız da detayları kouştuk (bu sırada hava sebebiyle yelken dersim iptal oldu). Sonra herkeşler gitti ben de kararsız kazım kalakaldım öyle. Ay şimdi napsam bienale bugündne gitsem gezsem mi ama yorgunum evde oturup dinlensem mi bilemedim biraz vizcdan yaptım. boş oturmak garip geldi sonra Art of Living Part II'yi hatırladım kendimele vakit geçirme şeysini hatılardım kötü değil hiçbirşey yapmamak da güzel buna d aihtiyacım var falan derken sonunda rahatladım. müziğimi açtım, terasın kapısını açıp yağan yağmuru izleyerek dergi okudum. Tama artık rahatım nasılda akşam çıkacağım diyorum ki o da iptal olmuş meğer.
Sonra Elif geldi, abla tam romantik komedi izlenecek hava dur ben gidip film alayım dedi. Gitti film aldı "Seks Günlüğü" mi ne var ya bir kızın yazıdğı o. Başladık ama porno gibi bi şey devam etmeyelim dedik. Taa ne zaman aldığım ve izlemediğimiz "Me and You and Everyone We Know" filmi izledik. Filmin detaylarını ayrı bir yazıda anlatacağım fekat beğendim tavsiye ederim kısaca onu söyleyeyim.
Akşam oldu hala patates çuvalı gibi kanepe yatar oturur pozisyondayım. Elif kalktı yemek yaptı bu sefer de fırında tavuk patates. Saat 22:00 gibi tavukları da yedik. Ben zayıflayamayacağım galiba :(
Böyle kafam pelte gibi oldu ama alışık değilim ya ne zamandır böyle oturmaya, biraz daha dergi okudum yattım uyudum soonra.

10 Eylül 2009

Bu Benim Bugünkü Halim

Bir ara saçımı başımı yolup çığlıklar atıp kaçmak istedim. Sonra kırdım kışımı oturdum bitirdim işlerimi. Ay annem babam okusa 2 gün konuşmazlar benimle kıç yazdım diye ama neyse siz hoşgörün beni artık. Sürekli yoğun olmaktan şikayet ediyorum ama yine doldurdum bütün boş zamanlarımı. İşler de yoğunlaştı bu sıra. Yorgunluktan ölüyorum yani artık.
Pazartesi biliyorsunuz Doyçe'nin sergisi vardı, salı akşamı akşamı Ankara'dan gelen falcıya gittim, çarşamba akşamı işten 23:30'da çıktım, bu akşam (20:25 oldu) bunları yazıp çıkıcam. Yarın akşam Bienal'in partisi var liman lokantasında ona gitmek istiyorum ama bu akşamki toplantı iptal olduğu için yarın akşam da olbilir. Cumartesi sabahı Ayla Teyzeler kahvaltıya gelecekler. Saat 12:00'de Sevoş'la işimiz var biraz sonra 14:00'te yelken dersi var. Akşam da Arzu'nun doğumgünü var. Pazar günü de Antrepo 3'teki Bienal Sergisini ve gitmişken paralel etkinliklerinden İstanbul Modern'deki Sarkis sergisini de gezmek istiyorum.
Yazarken bile yoruldum. Şimdi bunların hepsini yapmak istiyorum. Şimdi yapmasam başka zaman yapıcam.
Bu arada tabi Cumartesi sabahından önce evi biraz toparlamış olmam lazım. Çamaşır yıkayıp biraz da özlediğim domestic ev işlerimi de yapmak istiyorum.
Kendimi klonlasam fena olmaz. Maddi durum da patladı bu ay. Klonladıklarımdan birini de ek işe başlatsam fena olmaz. Neyse iyice çıldırmadan kaçayım ben.
İşte bu da genel halim. Öff

Elbise

Bu elbisenin hastası olmuştum. Nina Ricci idi yanılmıyorsam.

Biraz Daha SATC


Gerçekten geçmişlerini de göreceğiz galiba
Hatta gençliklerini
Her genç kızın rüyası, Zetina dikiş makinesi değil Biiig

Yaşlanmış değil mi?

İşte Samantha'nın gençliği...





Bu elbiseyi hatırladınız mı? Yine giymiş galiba... Aynı zamanda da SJP'nin geçirdiği evrimi de görebilirsiniz...

09 Eylül 2009

Hala Bükreş Anacım




Ya bu müzenin içinde Memetcan (arkeolog) anlatmıştı tam detayını unuttum ama bi savaşı anlatan kocamn bir sütun vardı galiba Roma dönemindne kalma. Görülmesi gereken eserlerden bence. Tabi bilen biri anlatınca daha anlamlı.
Bir önceki yazımdaki yöresel restaurant bu binanın yanındaki sokaktaydı işte.



Bu ne be demeyin. İmpat diye bi bara gittik valla böyle bi yerdi ama bizim reina ayarı bi yer aslında. Locan oluyo votkalar falan 250 lira :) Burası tırttı da Fratelli güzeldi. Cahide dekorasyonunda düşünün. Gayet de kaliteli.
2007'deki Ramazan Bayramında gitmiştim ben Bükreş'e Ayşegülüm'ü ziyarete. Şimdi kayak haricinde kim niye gider ki Romanya'ya. Hele ki Bükreş'e! Di mi ama? O bayram arkadaşım Memetcan ve kankim Aslı da Bükreş'e geldi ya. İstanbul'da gibi arkadaşarımla plan yaptım resmen 3 günlük Bükreş tatlimde. Buluştuk falan.

eskilerden yine

ilk defa 24 aralık 2008'de yazmışım defterime blog kurma niyetim olduğunu. nelerden bahsetmek istediğimi yazmışım.
o günü tütü, deniz ve berna (bkz. http://www.pastamalzemeleri.com)/ alkentteki mezzalunada beklerken yazmışım bunları. pre-xmas yemeği yemişiz o gün. o gün ilk defa kar yağmış istanbula. tutsun istemişim, ama tutmamış. huzurluymuşum. ama bu cümleyi kurmaya korkmuşum. çünkü ne zaman olumlu hissettiğimi dile döksem birşey olacağından korkuyorum. (burada şimdiki zamanda araya giriyorum. en son kendimi çok huzurlu hissettiğimi söylediğim gün annemin kemoterapi olacağını öğrendim. ondan önce söylediğimde annemin kanser olduğunu öğrendim). Türk halkının çocuklarına en kötü mirası. Türk kültürünün daha doğrusu. kuantumu tersten olumsuzlamaya doğuştan koşullanmışız. bunu kırmam gerektiğine ilişkin bir sürü şey yazmışım. bu fikrin doğru olmadığına kendimi inandırmak için bi sürü şey. sürekli korkuyla yaşamak istemiyorum artık demişim. sürekli birşeylerin ters gideceği korkusuyla. hem illa bir bedel ödenmesi gerekiyorsa geçmişteki terslikler bunun bedeli olmalı.
uzuuun yıllardan sonra ilk defa bugun tekrar birşeyler yazmaya başlamışım. kayda değer şeyler olmasa da yazmışım yine de.
tüketici hakları ile ilgili çalışmalar yapsam ileride gönüllü demişim. bi gün zengin olursam yaparım belki.
yine alışveriş çılgınlığımın son sürat devam ettiğinden bahsetmişim.
herkesin 30 olmadan önce yapılcakalr listesi varmış benim hiç olmamış ilk defa onu yapmışım. 30'a 7 ay 25 gün kala yapmışım göreceğiniz listemi
1) araba almak: nah
2) süper bir aşk yaşamak: nah
3) Evimin kirasının artmaması: düşürdüm bile ;)
4) Flamenco öğrenmiş olmak: eh başladım sonuçta
5) İspanyolca veya fransızca öğrenmeye başlamak. bir an önce ikisinden birine karar vermiş olmam gerekiyor demişim. karar vermiştim galatarasay ünv'de ispanyolcaya ama gidemedim haftasonlarım edirnede geçmeye başlayınca.
6) yogaya başlamak ve sağlam bir esneklik kazanmış olmak: nah
7) cilt problemleri halletmiş olmak: halletmiştim ama yine başladı hafiften.
8) kişisel gelişim: yol aldım, durmak yok, yola devam
9) Londra veya NY'a gitmek ki Londra'nın olma ihtimali daha yüksek görünüyor demişim bildiğiniz üzere gittim. Sırada NY.
10) LES'e girmiş olmak: Nah (bu hikayeden bahsetmiştim daha önce hatırlarsanız ALES hakkında)
.......
böyle devam ediyor.
en sonuna da demişim ki bütün bu yazdıklarımı yapamasam da kendimi looser hissetmemek. yine de başardığım çok fazla şey olduğunu bilmek :)
Konfiçyüs demiş ki "Başarı, herşeye hazırlıklı olmaktır". Daha çok yol var...

Doğumgünü Elbisem


Sormuşsunuz doğumgünü elbisemin markası Theory ve kışın Harvey Nichols'tan almıştım. Benimki bunun moru. Sırtı da açık.