31 Temmuz 2009

Bloğum :)




Yaw kaç gündür bu blog benim gözümü tırmalıyordu da şablonu bir IT'ciye yaptırmam lazım sanıyordum. Kendi kendime yaptım bu Funky Chic :) şablonumu. Ay çok sevinçliyiiiiim :) Yazıları da biraz da düzelttim tapaj hatalarımı da düzeltirsem biraz daha insana benzeyecek blogum :)
İşlerim biraz hafiflediği için dün genel müdürümden yeni iş istedim. bu sebeple biraz yogun olabilirim şu sıralar ve de pek yazamayabilirim.
Serhat'ın anneannesi öldü :( Allah rahmet eylesin Melahat Anneanne çok tatlı kadındı. Seneler var ki ziyaretine gidemedim, göremediğime üzüldüm. Bana koca da bulmuştu da ben istemeyince şaka yaptım ben zaten demişti :) Hatırasına gidip İbrahim'le evlenesim geldi valla :) Huzur içinde yat Melahat anneannceğim.
Yarın Edirne'ye gidiyorum, badem ezmesi, kavala kurabiyesi neyin isterseniz deyin yeter.
Öğlen Harvey Nichols'un cafesi Gilt'in yerine Door grubunun yeni açtığı restauranta gittim. Adı Gina. Izgara somon salata yedim. Fıstıklı pesto sos güzel olmuş, ben de salatalarıma koyacağım bundan sonra (Barilla'nın kavanozda satılan pesto sosları var çok güzel ama çok kalorili demedi demeyin, bir de kardeşim Elif'in keşfi tost yaparken bu sosu içine sürüyordu -kaşarlı tost- benim damak zevkime göre çok güzel oluyordu açıkçası. Eliiiiif sabahları bana yine tost yap). Yalnız somona göre yeşillik biraz az geldi bana. Servis iyi. Zeytin ağaçlarının hastası oldum, keşke bizim terasa da bir tane alabilsem. Fiyatlar orta kararın hafif üstü gibi. Beyaz kumaş peçeteli yerleri hep severim zaten. İçerisin dekorasyonu da oldukça şık görünüyordu. Kanyon benim için öğle yemeği ve iş çıkışları için uğrak nokta olduğundan nedense özel olarak dışarı çıkınca veya birileriyle buluşma için kanyonu tavsiye etmek aklıma gelmiyor ama Gina yine de özel buluşmalar, hoş Italyan yemekleri yemek için özel olarak kalkıp gidilesi bir yer olabilir. İş yemekleri için de ideal olabilir veya akşamüzeri birşeyler içmek için.
Sonrasında da kahvemizi girişin bir alt katında GANT'in yanında açılan (Karoly'nin dayısınınmış burası) Mokarabia'da içtik. Sevimli küçük bir cafe. Üstelik öğlenleri de yemek de çıkıyor anladığım kadarıyla. Bu öğlen dört peynirli tortellini vardı mesela. Karoly'nin deyimiyle Cafe Nero'nun alkollüsü. Yemek yemek için dışarısı pek uygun değil zira koltuklu ama kahve içmek için ideal ve koltuklar çok rahat. Açık alanın sağ tarafında sigara içiliyor sol tarafında ise içilmiyor. Kime göre sol derseniz cafeye yüzünüz dönükken sol efenim. Yalnız Türk kahvesini pek güzel yapamamışlardı, telvesi az olmuştu söyliiim. Kanyon ve civarında çalışanlar için öğle yemeği ve iş çıkışları için alternatif sakin (yemek katında olmadığı için geleni geçeni az) ve rahat bir mekan olmuş.
Mokarabia'nın hikayesi de şuymuş (Food & Travel'dan aldım) 1700'lü yıllardan bu yana kahve ticareti yapan köklü İtalyan ailelerinden Zanetti'lerin, 1950'de üretimine başladıkları ve kendi kafe-barlarında sundukları özel üretim kahve markası Mokarabia, İstanbullu kahveseverlerle buluştu. Bugün İtalya'da 20 binin üzerinde kafe-barı bulunan ve ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi pek çok ülkeye yayılan Mokarabia, Türkiye'deki ilk şubesini Nisan sonunda, Kanyon'da açtı. Şube sayısını hızlı bir şekilde artırmayı planlayan Mokarabia'nın süt köpüklü, kremalı ve kakaolu sıcak espressoları ve İrlanda usulü kahve bardaklarında servis edilen buz ve şekerle karıştırılmış soğuk espresso çeşitleri kahve kültürüne bir heyecan getiriyor. Mokarabia'nın diğer kahve zincirlerinden en büyük farkı alkol de servis etmesi. Martini ve mojito dahil pek çok kokteyli, İtalyan şaraplarını ve alkollü kahveleri içebiliyorsunuz. Külahla veya paket olarak da satılan gelato (İtalyan dondurması) kafede oturan müşterilere kup şeklinde sunuluyor. Pasticceria (pastane) kısmında İtalyan tatlı markası Bindi'den ithal edilen leziz paskalya çörekleri ve turtalar sunan; dondurmalarını Cremeria Milano'dan alan Mokarabia Coffee Bar her gün 10.00-22.00 arası açık. Kanyon Alışveriş Merkezi B1 Katı, LeventTel: 0212 353 54 10

30 Temmuz 2009

Aşk biter, geriye kalan parasızlık ve sigaradır...

Yazmıştım günün bir yerinde bir yerlere. Tabi bu ben ve benim gibi kadınlar için geçerli. Yoksa aşktan daha paralı çıkanlar da var. İşte, herşey geçip gidiyor geriye kalan parasızlık ve sigara oluyor. Sigara ne alaka değil mi, insan sevgilisinden ayrılınca sigarayı bırakmışsa eğer tekrar başlar ya, onun gibi. Herkes gelip geçer, üzüntüler geçer, geriye yapılan masraflar ve sigara kalır...

Ağaç Adam

Eski haber biliyorum ama ağaç adam iyileşince hemen evlenmek istediğini belirtmişti ya o zaman içlenmiştim ben bu duruma. Şimdi blogum olunca yazıyorum. O sıralarda başka haberlerde de okumuştum çünkü benzerlerini, ya da aynı dönemde okuduğum bir kitapta denk gelmiştim hatırlayamıyorum. Bu tarz şeyler yaşayan insanlar, mevcut durumun son bulması akabinde hemen evlenmek istiyorlardı. Yalnız olmak değil de yalnız olmaya mecbur olmaktır belki de insana bu kadar koyan.

Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz

Arkadaşım Şehnaz'ın gönderdiği yazı...
Dunning Kruger Etkisi Cornell Üniversitesinde iki psikolog olan Justin Kruger ve David Dunning’in tanımladığı çok ilginç bir idrak eğilimi... Kısaca özetlersek: Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir. Biraz açarsak;
İnsanların az ya da çok beceri sahibi olabilecekleri herhangi bir şey söz konusu olduğunda (satranç oynamak, bir alet kullanmak, okuduğunu anlamak gibi): Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler. Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki sahici beceriyi farkedememektedirler. Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler. Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini farkedip kabul etmektedirler.
Bu etkinin sonucunda (Charles Darwin’in de belirttiği gibi) cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olmaktadır.
Yani bir konu hakkında ne kadar az şey biliyorsak, bu az olan bilgimiz bizim aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğumuzu farketmemizi engellediği gibi, bu durum bize sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşuzcasına bir özgüven kazandırmaktadır.
Bu etkiden niye bahsediyoruz?
New Scientist dergisindeki bir makaleye göre insanlar tavsiye alırken, özgüvene sahip birisinden alınan tavsiyeyi, konuyla ilgili en çok bilgi sahibi olan kişinin tavsiyesine tercih ediyor. Yani bir konu hakkında doğruyu söyleyip söylemememiz çok önemli değil, karşımızdaki kişi bizi özgüvenimize (ve karşı tarafta uyandırdığımız güven duygusuna) göre değerlendirip ona inanıyor. Peki bu niye önemli? Bilim adamları, kesin yargılarla konuşmaktan kaçınırlar. Zira ertesi gün başka birinin, başka bir kanıt getirip kendilerini yanlışlayabileceklerinin farkındadırlar. O yüzden bulgularını ortaya koyarken her zaman bir yanılma payı dahil ederler. Çünkü dünya gibi kompleks bir yapıda çok az kesin bilgi olduğunun ve insanoğlunun tüm bilgiyi işleyemeyeceğinin farkındadırlar. Bilim, cevabı olmayanı yerlerde “bilmiyorum” diyebilir.
Öte yandan, aslında belli bir konuyla ilgili bilgisi tesadüfi olan – veya altta yatan başka bir amaçları olan- kişiler konuşurken kesin cevapları olduğunu söylerler.
Ölümden sonra yaşam konusunu ele alalım. Bilim basitçe “bilmiyoruz” derken, aslında herhangi bir somut bilgileri olmayan din adamları “biliyoruz, şu şu şu var” derler. Bu yazının başında bahsedilen Dunning Kruger efekti ve özgüvene sahip bir kaynaktan gelen bilgiye inanma eğilimi, doğal olarak bilim adamlarının söylediklerini değil, din adamlarının söylediklerini kabul eder. Bir çok insan için bu türden bir cevap, arkasını aramayı düşünmeye sebep olmayacak kadar yeterlidir. Bu da bir çok insanın niye yanlış şeyleri doğru kabul ettiğini açıklayan sebeplerden biri olmalı...
Değerlendirme zaafı. Bu iki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da bulmuşlar. Cornell Üniversitesi’nden 45 öğrenciye bir test yaparak çeşitli sorular sormuşlar ve öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini" istemişler. En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerine, üstelik iyi günlerinde olsalar yüzde 70’e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıkmış. En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) ise en alçakgönüllü denekler olduğu, soruların yüzde 70’ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri görülmüş. Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazanmışlar.

Hastası Olduğum Klasikler














































29 Temmuz 2009

Değişik lokasyonlara göre kuaförler

Biri de şu bloglar nasıl kullanılır diye bir blog yapsa keşke...
Bir kadının hayatında kuaför önemli bir kavramdı. Kimimizin senelerdir vazgeçemediği bir kuaförü vardır, kimimizin kuaför takıntısı yoktur, kimimizin her işlem için ayrı kuaföre vardır. Ne olursa olsun hayatımızda daima kuaför vardır.
Ben şu tipte bir insanım. Saç kesimi ve gölge için değişmeyen tek kuaför. Manikür ve pedikür için lokasyonuma göre 4-5 kuaför, kaş için tek kuaför, fön için farketmez gibi.
Üniversite öğrencisi iken Kırık Tarak Ali'ye gidedik biz. Akmerkezin'in karşısından Akatlar'a girinci ilk sağ sokakta solda. Manikürümüzü Serpil yapardı orda süper de yapardı. Hala orda mıdır bilmem.
Üniversite'nin sonlarına doğru Moda'da Ercan'ı keşfettik. Evel'di galiba kuaförün adı. Sahibi Ercan, eşi Saime de manikür yapardı. Ben bıraktım ama arkadaşım Çiğdem hala oraya gitmeye devam ediyor. Ercan hala orda yani. Neyse, Ercan bana istediğim gibi kısa saç kesen ilk kişidir. Saime de güzle manikür yapar. Evde kartını bulabilirsem adresini eklerim buraya. Ama Ercan'ın cep telefonu 0 535 891 34 88. Kendisini tavsiye ederim. Benden de selam söyleyin. Arada ara halimizi hatırımızı bile sorardı sağolsun. Biz hayırsız çıktık o ayrı.
Avukatlık satıjımı yaptığım MKK (Merkezi Kayıt Kuruluşu A.Ş.)'nın Süzer Plaza'da olması münasebetiyle buradaki Bahçecik Kuaföre gitmeye başladım. Bahsettiğimiz Bahçecik Ulus'taki değil Ritz Carlton Otel'in içindeki. Tamer Beygiller sağolsunlar her sabah önüme kahvaltımı koydular, saç düzeltmelerine para almadılar, muhteşem gölgeler yaptılar, saçımı harika kestiler, Çiğdem makyaj yaptı, Tuba ve Sezin manikürümü, pedikürümü yaptılar. Saçımı kestirmeye giderdim Tamer Bey git sen bir hava al gel derdi mesela bana. Saçımın gölgesi açık olsun derdim, o zaman sık sık dip yaptırman lazım olmaz derdi. Hiç boyadan yana olmadı. Zaten saçların beyazlayınce hep boyatmak zorunda kalacaksın bırak dedi. Sağolsun gerçekten saçlarımı hiç boyatmadım, 6 ayda bir herkesin hayran kaldığı güneşte açılmış gibi duran gölgemi yaptırdım sadece. Saçlarım da çok sağlıklı ve hiç yıpranmadı gerçekten. Bak şimdi aklıma geldi su dalgası bile yaptırmıştım ben :) Bahçecik Süzer'de Tamer Bey ve Osman çok güzel saç keser. Tamer Bey daha geleneksel keser, Osman biraz daha modern. Tamer Bey şahane gölge yapar. Çok doğal. Olması gerektiği gibi. Fönü hepsi çok güzel çeker. Osman benim tarzıma göre biraz daha gösterişli çeker bense çok sadeciyimdir ama dediğim gibi hepsi güzel çeker. Çiğdem biraz ince alır ama güzel kaş alır, güzel makyaj yapar. Tuba ve Sezin de manikürü güzel yapar ama benim birinci tercihim hep Tuba'dır. Resepsiyondaki Dilek Hanım da dünya tatlısıdır. Tamer Bey'e nasıl ihanet ettim derseniz, az sonra...
Bu arada üniversitenin son yılında gitmeye başladığımız bir kuaför daha vardı. Ev arkadaşlarım Elif ve İrem'in halkla ilişkilerden sınıf arkadaşı Gonca bir gün bunları Etiler'deki kendi kuaförüne götürmüş. Kirpiklerini boyatmışlar mutlu mesut geldiler bunlar. Sonra bunlar beni de götürdüler, bir şekilde biz gitmeye başladık. Abn Amro'nun yan tarafında yer alan Viva Kuaför'dü bu efenim. Şimdilerde bizim gittiğimiz asıl ortak bizim gittiğimiz asıl kzıları da alıp biraz ilerisinde KB isimli yeni bir kuaför açtı kendi. Kadir Burtgil manasında. Bizim kep töreninde, mezunite balosunda saçlarımızı hep Kadir, makyajımızı hep Aslı yaptı. Hatta Elif'in gelin başı ve haliyle bizim düğün saçımız ve makyajımızda orada oldu. Önemli vesilelerde biz hep oradaydık yani. Şimdi, KB kalitesine göre oldukça uygun bir kuaför herşeyden önce. Yerini tarif ediyorum, Nispetiye Caddesi'ne girdiniz, Akmerkez'i geçtiniz, yol çatal oldu (soldan Nispetiye Cad. devam eder, sağdan Arnavutköy tabelası vardır) çatalda sağdan dümdüz devam ediyorsunuz. Sağınızda Büyükhanlı Sitesi'sini, solunuzda Etiler 2000 ve Abn Amro ve Maya Residences'ı geçince biraz daha ileride sağda iki katlı beyaz bir bina. Yazıyor zaten üzerinde. Şimdi Kadir güzel saç keser ama bana göre fölük saç kesiyor. Yani benim gibi saçınızla çok uğraşamayan, zırt pırt fön çektiremeyen bir insansanız o saçı biraz zor kullanırsınız. O yüzden ben sadece bir kez saç kestirdim. Ama siz memnun kalabilirsiniz. Hatice'nin üzerine tanımam ben manikür ve pedikürde öyle söyliyeyim. Aslı güzel kaş alır ama benim tercihim değildir, ama çok güzel makyaj yapar. Yıllar içinde kendini giderek de geliştirdi. Orada çocuklar güzel fön çeker hepsi. Gece saçını Kadir ve Mustafa çok güzel yapar. Ama Kadir biraz daha ağır yapar, yani spreye bular bööyle saçınızı ki ben sevmem öyle saç. Parlamalı benim saçlarım. O yüzden son gittiğimde beğenemedim topuzumu ve Mustafa'ya yaptırdım Kadir'inkini bozdurup. Aslı'nın kirpik permaları da meşhurdur ama ben hiç denemedim. Kadir'in gölgesi ve boyasından da çok memnun Elif ama ben hiç denemedim. Elif 2003'ten beri Kadir'e gider yani.
Abn Amro'da çalışırken Erdem Kıramer'in bir boy küçüğü Ekip vardı şimdiki Mohini o zamanki Uptown'un içinde. Orası da güzeldi. Aynı binada olduğumuz için sık sık giderdik. Ama şimdi o nereye taşındı bilmem. Orada bir Mehmet vardı, çok güzel kesmişti kardeşim olan Elif'in saçını. Hala söyler kızancık, bulsak keşke izini de götürsek şu Elifçik'i.
Doğru Hukuk Bürosu Esentepe'de iken ve ben orada çalışırken, fön için Arkas'ın binasının arka tarafındaki binaın içinde bir kuaför vardı. Sadece fön için idealdi ve böyle bugünün 6 lirası gibi bir fiyata fön çekerdi. Ne güzeldi ya hem çok yakın, hem ucuz :) hala duruyordur orası, oralardaysanız gidin yani. Bir de Plaza Hotel'in kuaförüne giderdim o zaman yakın diye. Manikür yapan ve kaş alan kzı aynıydı. O kız çok güzel kaş almıştı ve çok güzel kalınlaştırmıştı benim kaşımı ama sonra ben doğru'dan ayrıldım zaten. Sonra gittiğimde de kız yoktu. Biri bana bulsun o kızı yaaa...
Şimdiki işyerim ise Yapı Kredi Plaza'da. Burada C Blok'ta Studio Volkan var. Fönü 10'dan 15 liraya çıkardı gıcığım. Sadece fön için gidiyorum. İdare eder fön çekiyor ama lokasyondan dolayı hayat kurtarıyor. Stıdio Volkan'ın eski sahibi Studio Hakan Akbalık'ın merkezi var bir de 4. Levent çarşısının içinde UPS'in karşısında. Oraya hala gideriz. Manikür ve pedikür fena değil, fön güzel, hatta bizim Ayşe kesim ve gölge de yaptırdı gayet memnun. Çok da güzel bir bahçesi var ortamı çok keyifli. Lazer için de oradaki Pınar'a gisiyoruz ve çok memnunuz. Gitmişken de fön, manikür, pedikür gibi işlemleri yaptırmak için ideal. Masaj, cilt bakımı falan da var ama hiç denemedim. Bir de oradaki çocuklar beni sıkıştırıp sıkıştırıp saçımın kesimine ve gölgesine bok atıp yenisini yapmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Gıcık oluyorum.
İş Kuleleri'nde bir kuaför var. Solarium'una giriyorduk, Arzu isimli kız manikür ve pedikürü güzel yapıyor, fön de iyi ama son gittiğimde yeni gelen bir kız bana pedikür yapmaya çalıştı. 6 yaşında bir çocouğun eline törpü ver ne kadar yaparsa o kadar yaptı. O günden beri gıcığım gitmiyorum.
Kanyon'da iki adet kuaför var. Trio ve Ata. Trio'da Fön, manikür ve pedikür yaptırdım iyidir. Ama manikürde Sinem'i tercih edin, Damla'yı pek tavsiye etmem. Kaşı Hilal Alıyor şu anda. Ondan önce Öznur var. Öznur oradan ayrılıp Gültepe'de Bahtiyar diye bir kuaföre geçti. Kaşlarımı en güzel o aldığı için şimdi ben de kaşlarımı aldırmaya Gültepe'ye gidiyorum :) Ama gitmeye üşendiğim için ayda bir falan ancak gidebiliyorum. Ama başkasına da aldırmak istemiyorum. Biraz orman durumu söz konusu yani. Yeri, Gültepe'nin ana caddesinden dümdüz aşağıya iniyorsunuz, tarik ışıkları var sağda okul var, işte o okulun karşısındaki binanın 1. katı. Ata'da ise gece saçı yaptırdım valla değişik oldu ama güzel oldu sanırsam. Manikür ve pedikür de sıkça yaptırdığım aktivitelerdendi orada.
Kuzguncuk'ta 2 adet kuaför var. Sadece fön çektirmek ve emergency ağdaları için gidilebilir. Oje sürmeleri bile korkun. Eve en yakın Capitol Mos var eh işte idare eder. Manikür ve pedikürde o parayı hakeden titizlik ve güzellikte yapmıyorlar. Fön iyi.
Beşiktaş Ihlamur'da var bir tane ucuz kaçış noktam. O civarda isem ucuz ve güzel manikür ve pedikür için ideal. Abn Amro'dan iki arkadaşım sarı balyaj için de gidiyorlardı ve memnunlardı. Telefonu 0 212 260 68 28. Adı da böyle M.S.C. gibi birşeydi ama emin değilim. Telefon açın tarif alın siz en iyisi. Elif var orada. Ona gidin manikürünüzü ve pedikürünüzü yapsın bir güzel.
Valla aklıma gelenler bunar. Yoruldunuz değil mi.
Gelelim Tamer Bey'i nasıl aldattığıma. Ben yine herzamanki gibi daraldım belime kadar olan saçlarımı kısa küt kestirmek istedim. Özellikle de bob. Tamer Bey de dedi ki senin yüzün tombik olmaz. biraz yarıladık saçları ama yine de istediğim gibi değil. Nisan ayından bir ara Yasemin'le Bebek'te geziyoruz. Dedi ki ben senden sonra kuaföre gideceğim. Baktım bunun saçlar kısa içinden düşünüyorum kısa saçı güzel kesen adam iyidir diye. Yasemin'e de saçımı kestirmek istediğimden falan bahsettim. Gel bak güzel kesiyo, ben de içimden gelsem mi diye düşünüyorum derken gittik. Bebek'te Yıldırım Özdemir. İlk önce tırstım biraz ama şahane oldum. Yüzüm de olduğundan daha ince gözüktü hatta. Yıldırım kesti, İsmet de krepe gölge yaptı süper oldu. Fakat çok çabuk uzayan saçlarım yine çabucak uzadı yine kestirmem lazım. Sonuç olarak kesim ve gölde bunca kuaför arasında hep Bahçecik Süzer oldu. Şimdiyese Yıldırım Özdemir. Gölge ve kesim, kesinlikle çok başarılı. ikinci gidişimde ilave olarak Zeynep manikürümü yaptı. Onu da çok beğendim. Yasemin'e teşekkürler burdan. Öpüyorum canım.
Bir de arkadaşlarımın yanında bulumaktan dolayı manikür, pedikür ve fön için 1-2 seferlik gittiğim kuaförler oldu. Mesela Levent'te Güvercin Sokak'taki Veysel Özdemir. İyiydi, gidilir yani. Ulus'ta bir yer vardı ama adını unuttum şimdi. Metrocity Trio. Teşvikiye'de Akın.
Sonuç olarak kesim ve gölgede Bahçecik Süzer ve Yıldırım Özdemir. Manikür KB'den Hatice, Yıldırım Özdemir'den Zeynep, Bahçecik'ten Tuba, Kanyon Trio'dan Sinem, Beşiktaş'tan Elif, Kanyon Ata'dan Merve, Bahtiyar'dan Öznur. Kaş için Bahtiyar'dan Öznur diyebilirim. Artık ben de yoruldum vallahi. Ne yazmışım be.

Aseton Pedleri


Bugün size gavurun en önemli icatlarından birinden bahsedeceğim. Aseton pedleri. İlk Amsterdam seyahatimde sevgili arkadaşım Berna (bkz. www.pastamalzemeleri.com) bana mutlaka aseton pedlerinden almamı tavsiye etti ve Etos’larda bulabileceğimi belirtti. Ben de aradım taradım baktım ne menem bir şeymiş bu aseton pedleri, sonunda buldum. Amsterdam’daki etoslarda 4,5 euro’ya Herome marka ve 1,5-2 Euro civarına Etos’un kendi markası asetonlar vardı. Hemen arkadaşlarıma ve kendime istif yapmayı ihmal etmedim tabii.
Herome’ninkilerin “aceton free” yani aseton denen maddeyi içermediğini belirtmek isterim. “Acetone free” olması ne demek derseniz: Oje çıkarıcılar tırnağın üzerindeki yağ ve nemi de alırlar. Bu normal ve sağlıklı tırnaklarda problem değildir. Ellerimizi her yıkadığımızda ve kuruladığımızda bu oluyor zaten. Bunların aşırı olması halinde problem ortaya çıkıyor. Eğer tırnaklarımıza çok fazla oje sürüp, çok fazla ojeleri temizlersek, tırnak tabakasına zarar veririz ve tırnağımız kurur. Bu her çeşit oje çıkarıcı ile meydana gelir. Bazıları aceton free oje yani aseton içermeyen oje çıkarıcıların daha güvenli ve sağlıklı olduğunu düşünüyour. Bazıları ise bunun çok da farketmediğini söylüyor. Seçim size kalmış.
Eğer asetonun tırnaklarınızı çok kuruttuğunu düşünüyorsanız , su ile kullanabilirsiniz. Asetonu biraz su ile karıştırırsanız (oran 1’e 8-9 gibi) tırnaklarınızı yine de temizleyecektir ama tırnaklarınıza daha az zarar verecektir. Bunu kıyafet veya diğer materyallerdeki oje lekelerini çıkarırken de deneyebilirsiniz.
Arada hap bilgiler verdikten sonra dönelim aseton pedlerimize. Herome’u Amsterdam ve Paris’te bulabilirsiniz. Amsterdam’da ayrıca Etos markalarıları bulabilirsiniz. İngiltere’de ise Superdrug’da yine superdrug markalısını bulmuştum. Az önce google’layınca gördüm ki Mavala’nın da varmış.
Yurtdışına giderseniz mutlaka alın, gidenlere sipariş verin, paranız varsa ve girişimciyseniz bu ürünü Türkiye’ye getirin. Çünküüüü... düşünsenize, mutalaka sayoulmuş ojelerinizle başbaşa uygunsuz durumlarda kalmışsınızdır ve yanınızda oje çıkarıcı olmasını istemişsinizdir. İşte bundan bir adet makyaj çantanızda, bir adet ofis çekmecenizde, seyhat çnatanızda vs bulundurduğunuzda ne kadar faydalanacağınıza inanamazsınız. Ne kadar pratik olduklarına ve nasıl hayat kurtardıklarına inanamazsınız.

28 Temmuz 2009

Dermatolog Önerilerim

İstanbul'da bildiğim 3 adet dermatolog var. Birincisi Alman Hastanesi'nden Ayşe Özboya. Alman Hastanesi'nden ayrılıp kendi muayenehanesini açmış olabilir. Bir ara öyle bir sms almıştım sanki çünkü :) Uzun yıllar hastası oldum, memnun da kaldım.
Ayşe Özboya cep tel: 0 532 250 07 22
İkincisi Doç. Dr. Yasemin Oram. Kendisi Amerikan Hastanesi'nde çalışıyo. Aynı zamanda Amerikan Hastanesi'nin dermatoloji bölüm başkanı. Ancak randevu almak çok çok zor. Her ayın 25'inden sonra randevu için zamanı açılıyo. Örneğin bugün 28 Temmuz ya Amerikan Hastanesi'ni ararsanız diyor ki Yasemin Hanım'ın randevuları doldu. Önümüzdeki ay 26 Ağustos'ta randevusu açılacak. 26 Ağustos sabahı saat 9:00'da ararsanız bile randevu alamayabilirsiniz. O yüzden sadece 1 saatiniz falan var randevu alabilmek için. Acele edin. Ayrıca özel sağlık sigortanızla ödeme yapamıyorsunuz. Muayene ücreti ne kadarsa siz orada ödeme yapıyorsunuz, kendiniz isterseniz sigortadan fatura ile talep ediyorsunuz. Amaaan ben bunlarla uğraşamam derseniz Amerikan Hastanesi'nin sağ karşısındaki Ece Eczanesi'nin karşı çaprazında Nur Apartmanı var. Onun 5. katında da muayenehanesi var. kendisi dünya tatlısı bir kadın ve çok da iyi bir doktor.
Doç. Dr. Yasemin Oram Muayenahane Tel: 219 20 50.
Üçüncüsü de yine Amerikan Hastanesinden Halil Beyazıt. Ben hiç gitmedim ama giden iki arkadaşım da çok memnun kaldılar.
Not: Ben Yasemin Hanım'ın gözetiminde roacutane kullandım. Bir ara ona ilişkin yorumlarımı da sizinle paylaşacağım.

Londra IV (Üçüncü Gün)





















taslaklarda duruyormuş ta ne zamandan :)

Tüketici Hakları

Arkadaşım modacı Elif'in web sitesi için hazırladığım bir yazı vardı. Siz de haklarınızı öğrenmek istiyorsanız, ayrıca nerede indirim varmış, sezon trendleri neymiş bir gözatayım derseniz buyrun http://www.zelfist.com/index.php?KID=5

27 Temmuz 2009

Doğumgünü için Yemek Mekanları

Bugün bir arkadaşım e-mail atmış eşimin doğumgünün kutlayacağız önerin var mı diye? Yüksek müzik olmadan sakin bir yemek istiyorsanız (i) Suada'daki herhangi bir restaurant. Mezzaluna kandır candır mesela. (ii) Takism'deki 8'in terası. Ben terasına henüz gitmedim ama gidenlerden çok güzel olduğunu duydum. Kışlık mekan zaten çok güzeldi. Orasının da güzel olduğuna eminim. (iii) Tünel'deki herhangi mekan, Otto, Lokal, Sofyalı, House Cafe, etc... (iv) Ortaköy House Cafe'yi hep sevmişimdir. (v) Bebek'teki Mangerie, balkonda yer varsa tadından yenmez. (vi) Nuteras. Doğumgünleri için 3-4 farklı alternatiften oluşan set menüler de yapabiliyorlar. Üstelik gece eğlenceye devam etmek isteyenler için de aynı yerde eğlenceye devam alternatifi var. Nuteras (kışında Nupera) gerçekten güzel çalıyor ve eğlenceli. Manzaraya diyecek yok tabii. (vii) Taksim'deki Midpoint'in de terası açılmış galiba. Ama nasıl olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.
Şimdilik bu kadar.

Londra IV (Üçüncü Gün)





















Londra III (İkinci Gün)












































Yani iki saatlik zaman farkından jat lag mi olduk yoksa gerçekten yaşlandık da çok mu erken kalkıyoruz bilmem ama ikinci günümüzün sabahı ben 5-5:30 gibi uyandım. Biraz sonra da Hülya uyandı. Bir düştük yollara ki saat daha 7:00 ancka vardı. Metro ile Green Park Corner durağına gittik. Picadilly caddesi boyunca picadilly circus'a doğru yürümeye başladık. sağda yer alan fortnum & mason mağazası henüz açılmamıştı. bakın beni iyi dinleyin. çok enterasn bir şekilde fortnum & mason'u kimse bilmiyor. haritalarda bile gözüküyor. bırakın harrodsu falan, fornum & mason'a gidin. alamasanız da bakın. londrada yaşasam hafta bir mutlaka gider gezerdim sanırım. Buradan bir çay takımı almazsam gözüm açık giderim. özellikle o pastel renklileri. ama ben size fortnum & mason'u daha sonra anlatayım. çünkü bu sabah gezemedik orayı sabahın körü olduğu için. fortnum & mason'un karşısında royal academy var. ünlü summer exhibitionı vardı. ama henüz çok erken olduğu için orayı da gezemedik. az ileride soldaki nero'da kahvaltı ettik.
Londra'da ilginç olan şeylerden biri de şu bence, İstanbul'da İstanbul kaçar biz kovalarız hayatımız böyle sinir stres hep bir telaş ve koşturma geçer ya, Londra öyle değil. Şehir çok büyük, şehir kozmopolit ama trafik yok, kimse telaşlı değil, hatta bizim içimizi şişerecek kadar yavaş. 40 saatte kahve veriyorlar mesela. insanlar erkenden sokaklarda. mesai saatine çok olmasına rağmen cafe nero'da kahve içip kitap/gazete okuyorlar. zaten bütün metro okuyor. sanırım ulaşım kolaylığı, trafik olmaması, evden erken çıkabilmeleri bunda büyük etken. biz hem uyuyalım isteriz, işe geç kalmayalım isteriz, koştururken de haliyle bizi herşey strese sokar asabımızı bozar.
Kahvaltımızı ettikten sonra picadilly circusa kadar yürüdük ve oradan sola dönerek regent streete girdik. hala bütün dükkanlar kapalı. bakına bakına oxford streete doğru yürüyoruz. zira bugunümüzü alışverişe ayırdık. bitirelim, rahatlayalım dedik. Oxford Circus metro durağının oraya çıkıyoruz regent street2ten ve sola dönerek oxford streetin soluna doğru yürümeye başlıyoruz. açık olan tek mağaza bootsa giriyoruz, baız siparişleri alıyoruz, burts beeslerimiz, kardeşin alerji ilaçlarını, elifin no 7 farlarını, carefree günlük pedin tek tek paketlilerini (çantada kirlenmemesi için) ve daha bir sürü ıvır zıvıra saçma sapan birşeyler ödeyerek çıkıyoruz boots'tan. artık mağazalar da yavaş yavaş açılmaya başladı. istikametimiz "PRIMARK". Tel: + 44 (0) 207 495 04 20 Adres: 499-519 Oxford Street, WLK 7DA. bir de 41 West Street Reading Berkshire RG1 1TZ'de bir store'u varmış. Dönüşte Luton Havaalanı'na giderken ben bunu gördüm galiba. Neyse bu Primark, Zare, Mango, H&M gibi belki daha dandiği, kesinlikle daha ucuzu bir yer. Kardeşim ve arkadaşları burada 6 saat harcamışlar. Dükan kapanmasa bir 6 saat daha harcarlarmış. Biz de bu sebeple bütün günümüzü ayırdık zaten. Fakat ben öyle kocaman mağaza elimde bir sürü eşya daralırım, çok uzun gezememç nitekim biz 2 saatte işimizi hallettik. pijama bölümünün orada Türk bir kadın vardı o da yardımcı oldu sağolsun. gidince bir adet çuval kaptım, içini doldurdum sürüye sürüye gezdim her katı. Ama dediğim gibi çok fazla şey almadım. pijamalr çok güzeldi. kendime ve arkadaşlarıma hediye pijamalar aldım burada. bir hısrka aldım 11 pounda, beyaz fisyolu ceker aldım 13 pounda, çakma ugg aldım (üzerinde yazmıyor ugg diey o yuzden aldım) 5 pounda, kardeşime bir şeyler aldım. portföy gece çantası aldım, az kalsın bavul alıyordum iyi ki almamışım (dönüşteri bavul sorunumuzu Londra I'de anlatmıştım) bilezik aldım. aklıma da gelmiyor belki bir kaç öteberi daha almışımdır. o kadar. oradan h&m'e girdik. hello kity'li pembe el kremi aldım, tek kelimeyle muhteşem kokuyor, alın, bulusanız, bana da alın getirin hatta. h&m'den de küçük ufak tefek öteberiler aldım. ellerim dolu ya çok bakınamadım. sevmiyorum böyle alışveriş yapmayı. öğlen olmadan bitirdik biz alışverişimiz yani. ellerimiz de dolu ya döndük otele. bıraktık poşetleri tekrar çıktık. bu sefer hangi metro durağına gittik hatırlayamıyorum maalesef ama picadilly caddesindeydik yine. picadilly circus'a yakın yerinde sağdaki küçük pazarı gezdik. orada da bir türk kız vardı. genelde ikinci el veya birinci el takı çoğunluktaydı. alacak birşey bulamadık pek. sonra inanılmaz yağmur başladı. kendimizi bir cafe'ye attık ve çay içtik. bu arada benim ayakkabılarımın içi su dolmuştu bile. cafede kurutmaya çalıştım ama olmalı. ayaklarım donayazdı. regent streete gidip bana yağmur çizmesi bakmaya başladık. navy renk huntress buldum 50 pounda hemen aldım. fakat içine çorap yok. ayol ucuz çokrap yok. hepsi de yünlü çoraplar. mecburen yünlü bir çorap aldım. oh ayaklarım kuru, sicagim, h&m'den de şemsiye almıştım bak şimdi aklıma geldi, rahatladım valla. fakat bu kez de ömrümde gördüğüm en yoğun yağmur başladı gök gürültüleri ile. regenek streetin picadilly circusa yakın bir yerinde sağda bir bina altına sığındık. ama ne yağmur anlatamam. telefonuma kaydettim ama buraya ekleyemiyorum şu anda. biraz diner gibi olunca çıkalım bari dedik ama yol sel kıyamet. Hülya'nın ayağında bir şekilde kuru kalabilmiş babetleri. Aldım Hülya'yı sırtıma, durumun absürdlüğüne kikirdeye kikideye geçirdim Hülya'yı karşıya. Keşke resmimizi çekebilseydik o sıra.
Sakil yağmurlar sebebi ile ve de aslında bizim hazırlıksız olmamız sebebi ile koskoca öğleden sonramız doğru düzgün birşey yapamadan geçti. yolun karşına geçince ne yapacağımızı bilmez halde picadilly circus metro durağına daldık. yağmur tekrar şiddetlendi, bir süre metroda bekledik. azalınca yeryüzüne çıktık ve yolun karşısına geçtik. o sırada tekrar hızlandı tekrar bir binaya sığındık. tekrar azaldı yolun karşısına geçtik. tekrar başladı tesco'ya sığındık. tekrar yavaşladığında artık dindi. biz de Soho'ya doğru yürümeye başladık. İstkamet Yauatcha. Aradık bulduk Soho'da Yauatcha'yı. Meşhuur ördeğini yemek için girdik. Akşam yemeği için biraz erken bir saatti. Bu sebeple rezervaysonumuz olmadığı halde yer bulduk. 19:30'a kadar oturabilirmişiz ama, neyse bizi alt kata aldılar, sipariş vereceğiz ki elektrikler gitti. Bir Tük garson geldi Ender, dedi ki 3 senedir Londra'dayım ilk defa elektirkler kesiliyor. Basiretsizi ya Londra'ya gittik yağmur yağdı, elektrikler kesildi ördek yiyemedik. Bir Türk garson daha varmış neyse bizi üst kata aldılar, elektirkler kesildiği için zaman problemi yok dediler, ama gelmezse restaurant kapanacakmış biz de vazgeçtik kalktık. Yarın akşam geliriz biz dedik çıktık. China Town'dan aşağıda, oradan bizim müzikal biletlerinin olduğu yere (işte o sırada galiba Harry Potter'ın galası vardı), oradan yine National Portrait Gallery'nin yanından St Martins Lane'e gittik. St Martins Lane'de aşağıdan yukarıya doğru yürürken sağda tamamen cam bir bina var tabelasız. İşte orada St Martins Lane oteli var. Oraya girdik ve Asia de Cuba'ya gittik. Rezervasyonumuz yoktu ama sorun yaşamadık. Kapıdaki resopsiyonist nerden geldiğimiz sorunca anladık ki o da Türkmüş. Ahmet. Hemen garsonlara dedi ki VIP konuklarımız en güzel masaya. Gerçekten de en güzel masalardan birine oturttular bizi.

Adres: Asia de Cuba at St Martins Lane 45 st. Matins's Lane London WC2N 4HX
Tel: + 44 (0) 20 7300 5588
dekorasyonu çok güzel ve sade. dekorasyonda bol bol kitap var. kıyafet kuralı yok. biz günlük kıyafetlerimizle gittik. çoğunluluk öyle. date'e gelmiş bazı kişiler şıktı sadece. yani istediğiniz gibi giyinebilirsiniz. yemekler ortaya geliyor ve siz tabağınıza alarak paylaşıyorsunuz. başlangıç olarak calamari salad aldık (21 pound). kesinlikle çok çok lezzetliydi. biz aslında bu salata ile doyduk. garsonlar çok güler yüzlü ve hizmet de süper, bunu da belirtmeliyim. bir de başlangıçlar sayfasının en altınd amideyeli bri eyemk vardı. ismini ahatirlayamıyorum. o da Ahmet'in bize önerdikleri arasındaydı. Yemek olarak Black Code balığı herkesin önerisi idi. Biz de onu sipariş ettik. İki sebebpten sipariş etmesek de olurmuş. Birincisi, zaten salata ile doyduk, ikincisi, sosundan dolayı bize ağır geldi ve biz aslında bu balığı çok beğenmedik. Bitiremedik de zaten. Fiyatı 31 pound. şarap menüsü geniş. çok içemeyiz derseniz kadeh şarap da var. ben beyaz, hülya kırmızı şarap içiyor. toplam hesap 85 pound. % 15 service hizmeti içerisine eklenmiş. o yüzden ekstra bahşiş bırakmıyoruz. Ama bırakmamak bana garip geliyor yine hızlıca çıkıyoruz :)
St Martins Lane'den aşağıya Trafalgar Square'e doğru yürümeye başlıyoruz. St Martin's Lane'in sonunda solda The Chandos diye bri pub var. Oraya girip bira içiyoruz. Pub saati için biraz geç kalmışız sanırım. Pub güzel. yukarıdaki resim de Pub'da içip sızmış bir British amca.
Oradan çıkıp metroyla otelimize gidiyoruz. Otele varmadan maketten dönüştürücü plugumuzı alıyoruz, onlarınki de USA gibi üçlü çünkü ve otelde de yoktu maaleef. Gitmeden önce buradan da Eminönü'nden bulabilirsiniz.

Cesaria Evora

31 Temmuz Cuma gecesi Fenerbahçe'deki True Blue'da Cesaria Evora konseri var. True Blue nasıl bir mekan bilmiyorum ama Cesairia Evora kaçırılmaması gereken sanatçılardan. Bueno Vista Social Club konserine eskiden gidemedim, çoğu öldü, ancak bu sene izleyebildim ama dediğim gibi çoğu ölmüştü. Cesairia de ölmeden önce izlenmesi gerekenlerden.
Bilet fiyatları;
1. Kategori: 150,00 TL 2. Kategori: 120,00 TL 3. Kategori: 90,00 TL 4. Kategori: 60,00 TL http://www.biletix.com/event.htm?id=KLCEV den de daha detaylı bilgi alabilirsiniz.
Bir de loca da varmış true blue'da. fiyat 1050,00 TL (4 Kişilik)

doğranmış dondurulmuş soğan

bilmeyenler varmış o yüzden yazma ihtiyacı hissettim. yemek yapmanın en zor kısmı soğan doğramaktır bilirsiniz. işte yemekler için soyulmuş ve küçücük doğranmış dondurulmuş soğanlar var. atın dondurucunuza bir paket. inanın çok kolaylaşıyor ve çabuklaşıyor yemek yapmak.

Burt's Bees

Burt's Bees'i seneler önce bir dergide Scarlet Johansın'ın lipsticki olarak gördüm. Google'ladım (siz de bakın http://www.burtsbees.com/ )baktım ürünler doğal malzeme çok da güzel şeyler var. Hemen bir kaç seçmeceyi sipariş verdim USA'dan gelecek olan Mayıs 2006'ya ondan sonra da bağımlısı oldum.
Shea Butter Hand Repair Creme (http://www.burtsbees.com/natural-products/hands-feet-hand-moisturizers/shea-butter-hand-repair-creme.html) el kremidir, kokusu kimisine garip gelir ama ben hastasıyım. elleri yağlı yağlı da yapmaz. Senelerdir kullanıyorum çok memnunum.
Almond Milk Beeswax Hand Creme (http://www.burtsbees.com/natural-products/hands-feet-hand-moisturizers/almond-milk-beeswax-hand-creme.html) Londra'dan el seyahat kiti almıştım onun içinden çıktı. Yeni kullanıyorum ama beğendim.
Beeswax & Banana Hand Creme (http://www.burtsbees.com/natural-products/hands-feet-hand-moisturizers/beeswax-banana-hand-creme.html) Bu bana vıcık vıcık yağlı geldi kullanamadım. Annemin cildi çok kuru olduğu için ona verdim, o memnun kaldı.
Lemon Butter Cuticle Creme(http://www.burtsbees.com/natural-products/hands-feet-hand-moisturizers/lemon-butter-cuticle-creme.html) işte hastası olduğum ürüm. 3 senedir aralıksız kullanıyorum. hep çantamda. manikür süresini uzatıyor. ojeye zarar verimiyor. on numara ürün hastasıyım, şiddetle tavsiye ediyorum.
bir de bu adamlar çok dürüst, ürünlerin üzerine % 98 doğan falan diyolar hani öyle tamamen doğan olmayınca da kandırmıyolar insanı.
Honey Lip Balm (http://www.burtsbees.com/natural-products/lips-lip-care/honey-lip-balm.html) bunu kullanıyorum. güzel. çok bir özelliği yok. bir de bazı bal kokulu ürünlerin kokusu bana eşek boku kokusu gib gelir. hani ilkokulda üzerinde arı resmi olan kokulu silgiler vardı. aynı onların kokusu işte. sevmem ben o kokuyu. ama sevenler de var. teneke kutu içinde beeswaz olanı var o daha guzel ama tenekeden sürmek zor onun normal sürmeli olanını tavsiye ederim işte. kokusuz o güzel nemlendiriyor.
Resimlerini, isimlerini bulamadım ama rujları var böyle kavunlu, çikolatalı falan. ben bunlar kavun, çikolata kokuyor sanmıştım alakası yok. alacaksanız renkleri için alın. ben rujlarındna çok memnunum ama. Bir de cam küçük kutu içinde olan çilekli vs lip balmları var onlar da güzel ama sürmesi zor birazcık.
Coconut Foot Creme (http://www.burtsbees.com/natural-products/hands-feet-foot-care/coconut-foot-creme.html) Bunu da uzun süredir kullanıyorum. muhteşem kokuyor ve ayaklarımı en güzel nemlendiren krem (kusura bakmayın norveçli balıkçılar). yalnız çok yağlı ayağınız terlik çinde kayar, yerleri yağlı yağlı yapar. o sebeple sürünce çorap giyseniz daha iyi olur.
Gelelim bu ürünleri nerede bulacağınıza; web sitesinden adreslerini bulabilirsiniz bir kere. Türkiye'de Harvey Nichols'da vardı ama artık HN Demsa'ya geçince anlaşmaları bitmiş. Yani artık yok.
USA'daki drugstorelarda rahatlıkla bulabilirsiniz. İngilitere'de boots'ta var ama ürün çeşitliliği fazla değil. başka nerelerde var bilmiyorum. balangıç olarak el ve ayak kitlerini almanızı öneririm. oradaki farklı ürünleri deneyerek hangisinin size uygun olduğunu anlayabilirsiniz.

Ten rengi oje

Flor Mar 77 derim başka da bi şey demem. Frenchte de alt katmana bundan sonra üstüne 319 daha da bir güzel oluyor zannımca.

fala inanmama sanatı

Lise'de 4 yakın kız arkadaştık biz. Hala çok yakın arkadaşlarız ama bir tanemiz Almanya'da, bir tanemiz de USA'da yaşıyor. Almanya'da yaşayanımız Almacı oldu yıllık izne geldi Türkiye'ye. Haftasonu annesinin yazlığında ziyaretlerine gittim. Kızı Eda dünya güzeli kızıl saçlı ve bir kız. 3,5 yaşına geldi ama çocuğu dördüncü görüşüm. Haliyle de çocuk beni tanımıyor. Ama teyzeyim ben falan kesmiyor, kızanı mıncıramadım doğru düzgün. Neyse efenim konuyu saptırmayayım biz arkadaşımla hasret giderdik amma gümüşyaka'da ikamet eden falcıya da gitmemezlik edemedik.
falcı bir kısım şeyleri bildiği gibi, bir de eski manitadan yani mayıs 2006 (bkz. "Eskilerden")'dan bahsetti. Artık bu olmayacak, görüşmeler, konuşmalar da azalmış, hayatında kıvırcık saçlı biri var unutmuş seni dedi. anam kör ölmüş badem gözlü olmuş bir içlendim ben bu duruma ki bildiğiniz gibi değil. yani mevzu tamamen egosal mı ya çok acıklı halim o zaman. hem ilişki olmayacak, hem ayrıl adamdan, hem isteme, hem de seni unutmasını isteme, izin verme. hem tiksindim kendimden hem de çok üstüme gitmedim, en nihayetinde çok insani bir duygu bu.
ben ki hukuk fakültesi mezunu, koskoca şirket avukatı insan gittim falcının dediğine kafayı taktım bir de e-mail attım kıvırcık saçlı manita mı yaptın diye. bir suru konustuk falan yapmamis oldugunu ogrendim rahatladim :) of biz kadın milleti ne manyaaz yaa... hiç bana bok atmayın ben anlatıyorum, anlatmayınca siz manyak değil olmuyosunuz biz sadece sizinkileri bilmemiş oluyoruz...

aylık burç yorumları

Hatırlarsanız bundan iyi yıl öncesine kadar uzuuuun aylık burçlarımız gelirdi. onlar pek de bir doğru çıkardı. ama ne zamandır ortada yoklar. ya da taklitleri dolaşıyor ortada. bu aylık burç yorumlarının asıl kaynağı http://www.astrologyzone.com/ dur. susan miller'ın yorumlarıdır bunlar. sitede aylık burç yorumlarını ücretsiz olarak okuyabilirsiniz. ancak ingilizce olduğunu belirtmeliyim.
eğer ingilizce bilmiyorum derseniz bunun yerli mualidi http://www.astrolojist.com/ dir. burç yorumlarını, burç uyumlarını, haftalık burçları buradan ücretsiz okuyabilirsiniz. yükseleninizi falan da bulursunuz. eğer ücreti mukabil üye olursanız, yıllık, aylık ve günlük yorumlarınızı oluyabilirsiniz. aylık yorumlar susan miller'ın ingilizce yorumlarının birebir tercümesi.
bir de http://www.ntvmsnbc.com/ da yer alan astroloji kısmı da keyifli ve güvenilir.

Ped

Günlük olsun, period dönemi olsun on numara ped markası carefree'dir. ama bulmak zordur. period dönemi pedlerini sadece watsonlarda bulabiliyorum. günlük olanları macro'da da var. tanga/g-string için flexible olanı var. kıvırılıyor bööle alta doğru. diğer markalarınki insanın kıçında durmuyor valla bu flexible olanlar asrın icadi sööliim. bir de çok ince g-stringlerde alttan kıvırıp yapıştırınca çok fena yapışıyo açması zor oluyor. onun haricinde herşey süper. üşenmeyin, gidin alın.

İstanbul'da gidilebilecek havuzlar

Havalar çok sıcak, haftasonu zırta pırta şehir dışına da çıkmak mümkün olmuyor. Terasa şişme havuz almayı planlıyorum aslında ama o vakte kadar havuza gitmek en iyi çözümmm. Benim bugüne kadarki en favori havuzum Buzada idi. Buzada Suada olduktan sonra hiç gitmedim ama eminim hala güzeldir. Bir kere havuz kocaman. Suyu, temizlenmiş deniz suyu, yani havuzun suyu tuzlui bu da benim gibi denizci insanlar için süp-per bir durum. Boğazın ortasında olması ise göz zevki açısından 1 numara yapıyor burayı. Ancak sorun şu ki çok kalabalık. O yüzden sabah erken gitmek lazım. Eskiden havluyu ordan almak isterseniz 5-TL istiyorlardı. Şimdi nasıldır bilmem. Giriş ücreti geçem yı 80-TL idi yanlış hatırlamıyorsam. Kuruçeşme'den mekanın teknesine ulaşabiliyorsunuz (Bu arada Suada akşam yemekleri için de harika bir adres tavsiye ederim).
Bizim eve yakın olması itibari ile Sözbir Hotel'in havuzundan da bahsedeceğim. Üzküdar'dan Kzuguncuk'a giderkene ya da Kuzguncuk'tan Üsküdar'a giderken sahilde. Burası da boğaz manzaralı. Havuz oldukça küçük. Evime yakın olsun kasmayayım şimdi uzaklara zamanı serinleemk için gidilebilir. Kırosu bol ama rahatsız eden yok. Kurtlar Vadisi sebebiyle mafya oteli imajı var bende burası hakkında. Ama dayanağım yok itibar da zedelemeyeyim burda. Haftaiçi 35-TL haftasonu 50-TL giriş ücreti var. Sizin eviniz de yakında gidebilir bir yer.
Biz üniversitede öğrenciyken ucuz diye bir kere Ortaköy'deki Princess Hotel'in havuzuna gitmiştik. Valla küçücük. Bir de içine nasıl bir kimsayal attılarsa, kafamın tepesi bir hafta yapış yapış gezdim. Ne zaman Edirne'de havuza gittim. Çivi çiviyi söker misali, o zaman düzeldi. 2002'de 20-TL idi girişi. Şimdi ne kadardır bilmem zaten hiç de tavsiye etmem.
Yeni favorim Hillside Trio. Ataşehir'e giderken Trio Konutları'nın yanında yer alan Hillside Trio spor tesislerinin açık havuzu. Bizim Elif (eski ev arkaşım olan)ler maaile buraya üye olduklarında geçen yıl biz de 60-TL verecek dışarıdan girerek (üye misafirlerine spor salonuna giriş ücretsiz ama havuza giriş para ile, haberiniz olsun, bunu bilmeyerek kapıda pışıp kalanlar var ben bizzat gözlerimlen gördüm) gitmiştik ilk kez. Havuz büyük, çoluk çocuk olsa da rahatsız edici boyutta değil. Gürültü kirliliği pek yok. Görüntü kirliliği de yok. Çimenlerdeki minderlere yayılıp bütün bir gününnüzü geçirebilirsiniz. Chocolate da var yeme içme için. Bu yıl ben başka havuza gitmedim şahsen. Yalnız Chocolatte'takileri beni bir kızdırdılar geçen hafta, bira patates istedim bira bitmek üzereyeken patatesleri getirdiler. Sipariş verirken uyarın yani yemekle beraber gelsin içecekler.
Koç Üniversitesi'nin havuzu var Sarıyer'deki kampüslerinde. Koç mezunu arkadaşınız varsa sizi sokar. Havası temiz, havuz güzel, sakin, müzik yok, gürültü yok, ucuz (geçen yıl 10-TL idi giriş yanlış hatırlamıyorsam) ,yemek de var. Daha ne olsun. Handikap; yeri uzak, akşam dönüşte çok trafik oluyor.
Üniversiteye geldiğimiz ilk yıllardan (conconkene biz) Swiss Otel'in havuzuna gitmiştik. O zaman zaten hep eğlendiğimiz için kalaba grup da olduğumuz için eğlenmiştik. Ama havuz küçük, derinlik yok, pahalı, yemek de pahalı. Bir özellik yok yani gitmeye değer. Swiss Otel kartları oluyor ya % 50 indirim yapan. O varsa olur o zaman aksi taktirde pek gerek yok bence.
İstanbul'daki havuz tecrübelerim de bundan ibarettir, varsa sizin önerileriniz yazınız efenim.

Bulaşık Detarjanı

Calgonitin jel bulaşık detarjanı var. İnanın bana toz detarjandan çok daha güzel temizliyor. Ben artık hep jel kullanıyorum.

Londra II (Birinci gün)










































































6 Temmuz 2009 günü Londra saati ile saat 17:30 civarı otelimize vardık. saat 18:00 civarı da küçük bir gezintiye çıktık. Önce metro ile Knightsbridge'e gittik. Metro istasyonundan çıktığımızda karşımıza çıkan Harvey Nichols'da küçük bir gezinti yaptık ama fazla vakit kaybet meden hemen çıktık. Öncelikle Londra HN, İstanbul'dakine göre çok daha pahalı. Dolayısıyla ne fazla para vermeye de ne de oralardan buraya taşımaya hiiiiç gerek yok bence eğer ki burada olmayan çok özel birşey almak istemezseniz. Oradan çıkıp Harrods'a girdik ki indirim var diye bayaa bir gezdik ama birincisi çok kalabalıktı ve aptal turistler ve araplarla doluydu, ikincisi her zamanki gibi indirim ürünleri en çirkin ürünlerdi, üçüncüsü indirimli hallerine rağmen yine de İstanbul'daki dünya markaları çok daha ucuzlar. Ancak Elie Saab'ın gece kıyafetlerine dibim düştü. Harvey Nichols ve Harrods'ta hiç boşuna vakit kaybetmeyin derim ben.

Oradan yürüyerek Hyde Park Corner'a gittik ve Hayde Park'ta küçük bir gezinti yaptık. Oldum olası Avrupa'nın parklarına özenmişimdir. Burada yine özendim. İnsanlar bisikletle geziyorlar, kısa şortları ile yürüş yapıyorlar, gürültü yok kalabalık yok, mangal yok. Türkiye'de de şehir içinde böyle güvenli, temiz parklar olmaya başladığında, biz istediğimiz kıyafetle oraya gidip yürüş yapabildiğimizde, bisiklete binebildiğimizde, kitap okuyabildiğimizde, anlayacağız ki Türkiye medeni bir yer olmuş, insanlarımızın kültür seviyesi yükselmiş, muasır medeniyetler seviyesibe ulaşmışız yani.
Hayde Park'tan çıktıktan sonra metro ile Picadilly Circus'a gittik. New York'ta Times meydanı vardır ya Londra görüntülerinde de aynı şekilde ışıklı reklam panolarının olduğu yer vardır orası işte. Ortada bir havuz ve ortasında Eros heykeli var. Burada biraz fotograf çekildikten sonra sağa doğru yürüyoruz Michael Jackson anısına insanların duvara bireyler yapıştırdığı ve Michael Jackson tipinde bir adamın olduğu yeri geçiyoruz ve Starbucksta birşeyler atıştırıyoruz. Annemin domuz gribi uyarılarını hatırlayarak yeşil bir meyve suyu içiyorum sağlıklı olayım diye ama kına gibi kokan şeyi içmem pek mümkün olmuyor. öööyyykkk... Müzikal biletlerini sormak istiyoruz ama hepsi kapalı. Biraz daha ilerleyince yarı Empire Theatre'ın yanında bir bilet satış gişesi görüyoruz. Biletlerin yarı fiyatına olduğu yazılı. Billy Eliot ve Phantom of the Opera için bilet soruyoruz ama muvafak olamıyoruz. Gösteri günleri saat 11:00 civarı gelip sorarsanız belki bilet bulabilirsiniz diye. Bir türlü o saati denk getiremedik tabi. Yoksa her geçişimizde sorduk ama (Empire Theatre'ın orta Harry Potter'ın galası vardı bir gün. Ben yine müzikal biletleri sorarken pıtırcık ve ekürilerini gördük ama halbuki ben jude law'ı görmeyi hayal ediyordum) bu seyahatimizde müzikal izleyebilmek mümkün olmadı. Billy Eliot da Ekim'de bitecekmiş. Göremediğime üzüldüm.
Bilet bulamamış halde aşağıda doğru yürüyerek National Portrait Gallery'nin arka sokağından Trafalgar Square'e indik. Gödüğünü Nelson Statute, havuz, National Gallery resimleri Trafalgar Meydanı'ndan.
Pazar günü eşyalarımı hazırlarken, Pazar günü Londra'dan İstanbul'a gelen sevgili minik kuşum Sinoş'a dedim ki hava nasıl bacım, dedi ki çıplak geziyorum çok sıcak. Ben de ne zaman Avrupa'ya gitsem çok soğuk derler kışlıkları çıkarır giderim hava hep sıcak olur, bu sefer de tam tersi oldu, Antalya'ya gelen İran'lılar gibi İstanbul'da rahatça giyemediğim şortlarımı, mini eteklerimi doldurdum bavula gittim London'a ki ne görelim, Londra buz. Herkesin söylediği geçen hafta inanılmaz sıcaktı Pazartesi soğudu. Biz de akşam 21:30 civarı ol yorgunu ve donmuş iki gezgin daha fazla dayanamadan otelimize döndük. Ertesi gün nerelere gideceğimizin planını yaptık, google'ladık vs baygın uyuduk.
Londra'daki ilk günümün sonunda izlenimim şu, bu şehri gördüğümde waaaaw olmuyorum ama kendimi hiç yabancı hissetmiyorum. Sanki Londra'da yaşıyorum. Kaybolmak imkansız. Kadınlar çok kötü giyiniyor. Bütün metro kahverengi ayakkabı, siyah çanta ya da tam tersi şeklinde. Ayaklar pedikürsüz, ayak parmakları ayakkabıdan fırlamış ve ayakkabıyı pençe gibi sarmış (önden fırlamış yani). Tamam kuaförler çok pahalı ama nerden o İngiliz tarzı tayyötler, şapkalar naptınız siz bacım. Fakat erkeklerin tarzlarına bayıldım. Clockwork Orange'dan fırlamış gibi çoğu, dar paça pantlonlar, klasik İngiliz şapkaları, uzun favorileri, tarzlara bayıldım. Bakınması çok keyifli. Fotoğraflarını çekmek istedim ama kişilik hakları vs sorun olmasın diye pıstım oturdum.

24 Temmuz 2009

çoluk çocuk

Bence insanlar en az 2 çocuk yapmalıdırlar. Eğer annesine ve/veya babasına birşey olursa bir kardeşi olsun diye. Canı sıkkınken, aileden uzakken bir sarılıp ağlasın diye. Korkunca kalkıp yanına yatsın diye. Sen ölü taklidi yapıp onu korkutunca başında ablacım diye ağlasın diye. seni koşulsuz seven yaşına yakın biri daha olsun diye.
bir arkadaşım hem annesini hem kardeşini kaybetmişti. ona sorsanız en 3 çocuk olmalıdır der herhalde.
bu yazı da o çocuklar nasıl bakılır (maddi manevi) düşünmeden duygusalca yazılmıştır.
bir de anne babalar sigara içmemeli. içer de başlarına bir şey gelirse çocuklar onları hiç affetmezler belki, onlara çok kızarlar. anne babaların çocuklarını üzmeye, onları doğurup sonra hasta olmaya hakları yoktur (benim annem hiç sigara içmedi). o yüzden sigara içmeyin lütfen. bırakın lütfen. böyle söyleyince olmuyor biliyorum ama başınıza gelince çok geç oluyor. hem ne iradesizlik düşünsenize, ben bırakmamış olsaydım annem ilaç alırken zırt pırt dışarı çıkıp sigara içmek isteyecektim. o kadar gözüm dönecekti ki sigarasızlıktan annemi bırakıp gitmeyi göze alacaktım. hem de defalarca.
anneler, babalar, muhtemel anne babalar, sözüm size. sigara içeyin.
bir de anne babalar fani şeylere kafalarını takıp stres yapmamalılar. yapıyorlarsa, takıyorlarsa, terapi, nefes kursu, yoga, namaz artık ne isterlerse bir yolunu bulup rahatlamalılar. bu da sigara kadar zararlı çünkü. herşeyi kafanıza takıp hasta olursanız çocuklarınız yine çok üzülür.
ben 20 haziran 2009'da Art of Living Part II'de bıraktım. sigarayı yani. şimdi düşününce bile göğsüm acıyor.

LLM

LLM ne menem bir şeydir derseniz hukuk yüksek linsansı/masterı derim size. fakat ben ne basiretsiz bir insanım ki iki yıldır kısmeti bağlanmış ev kızları gibi muvaffak olamıyorum bir türlü. ilk mezun olduğumda bilgi'ye başvurmuştum. benim gibi ösym bursuyla okulu kazanıp puanını yükseltmiş bir öğrencisine sadece % 20 burs verdiği için sinirlenip gitmemiştim. sonra çalışma saatlerim imkan vermedi. LES sonucum ancak 2 yıl geçerli olduğundan ALES'e girmem gerekti. sonra ALES tarihlerini takip edemedim. ALES başvurusu yapacağım 2007 sonunda BDDK denetime geldi başvuruya gidemedim (tamam başvuruyu son güne bırkmak benim hatam). BDDK ne derseniz Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu. neyse 2008 bahar döneminde başvuruları yine kaçırdım falan filan nihayetinde mayıs 2009'da olacak olan sınava başvurmayı başarabildim. kardeş nil sağolsun büyüdü de torpil yaptı bana sıra beklemeden başvurumu da yaptım fakat bu sefer de sınavı kaçırdım. ben sınavu mayıs sonu sanıyordum, eve sınav kağıdıdı da gelmeyince yaymış haftasonu yelken derslerime gidiyordum. yine bir pazar ders arkadasim demez mi sözlümü ALES'e bıraktım geldim diye. kafamdan aşağı kaynar sular indi. evde kardeşime söyleyince o da demez mi senin sınav kağıdın geldi ben aldım görmedin mi siye. göstermezsen nerden görebiliriiiiiiimmm!!! neyse şimdi de ALES'siz özel öğrensi statüsü ile başvurayım şansımı deniyeyim dedim ne göreyim, son başvuru tarihi bugünmüş :( polyannnacılık yaparak harvard law schoola gideceğim için bunların engellendiğini düşünüyorum :)

Kemoterapi

Geçen hafta salı Adnan Bey'in muayenehanesinde annemin kemoterapi görmesi gerekliliği bir kez daha tescillendi. Annem bir hışımla ben Edirne'de göreceğim diye kestirip attı. Ne desek ikna edemedik. İstanbul'un tarfiğinden, yatağında uyumak istediğinden... Biz hem İstanbul'daki tedavinin daha iyi olacağını düşündüğümüzden, hem hep yanımızda olsun diye biraz bencillikten burada kalmasını istedik. Ama biz de daha fazla direnemedik. En nihayetinde onun nasıl mutlu ve rahat hissedeceği önemli.
Annemle babam pazartesi günü Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hakan Karagöl'den randevu aldılar ve doktora gittiler. ve Salı günü terapinin başlayacağı bilgisni aldık.
Salı günü annem babam ve ben tekrar doktorumuza gittik, oradan ayaktan kemorterapi merkezine gittik. karşılıklı iki büyük oda. her odada yanyana dizilmiş 20 kadar büyük sandalye/koltuk. hastalar oturuyor, kollarında serumlar. önce üzüldüm, sinirlendim, anne hadi gidelim, istanbula dönelim, burda olmayalım dedim. istemedi tabi... ilaçlarımızı aldık, hemşire bizi oturttu, annemin ilaçlarını takmaya başladı. önce, ilaç öncesi alerji olmasın diye küçük bir serumumsu sıvı verildi el üstüne batırılan iğneden. onları takarken dedi ki yemek yemediyseniz ilaçtan sonra birşey yemeyeceksiniz hemen yiyin. ilaç alırken su içmek de yasakmış. su içmek istediğinde aleti kapatıyorlar, suyu içiyor sonra da açıyorlar. babam bize sandviç almaya gitti. o sırada hemşire bize dedi ki, bizim merkemiz çok güzeldir, çok keyiflidir. ama buranın içinde hissetmelisiniz kendinizi. hissettik. ne dediğini anlamadığımız hemşireyi 5 dk sonra sessizce anladık. hiç konuşmadan, birbirimizi onaylamadan hasta annem ve refakatçisi ben ayaktan kemoterapi merkezinin içinde hissettik kendimizi.
festival filmlerine konu olabilecek bir sahne düşünün. binlerce öykü ,binlerce film çıkarabilecek bir mekandan bahsediyorum. onlarca sandalye, işi bitip kalkan hastalar, yerlerine yeni gelen hastalar... ilk 5 dakika ortama yüzeysel bakınca insan sadece kendini özel hissediyor. hep öyledir ya zaten. insanların gözlerinin içine bakmadan, bir diyolag kurmadan insan olduklarını anlayamayız ya. onlar bizim için şehri kalabalıklaştıran, yürümeyi zorlaştıran, otobüste onların yüzünden oturamadığımız, kurukta beklemekten canımızı sıkan, yanımıza oturup auramızı daraltan insancıklar gelir. önümüzde yavaş yavaş yürürler, sigaralarının dumanıyla, ağır parfümlerinin veya terlerinin kokularıyla, yüksek sesleriyle bizi rahatsız ederler. oysaki bir kez gözlerine baktığımızda, ya da iki çift laf ettiğimizde utanırız bu düşündüklerimizden. onların da bizden farklı olmadığını, aynı bizim gibi korkuları olan, içinde boşluk hisseden, sevinen, üzülen insnalar olduklarını, onların da en az bizim kadar özel olduklarını, sevdiklerini, sevildiklerini anlarız.
Konuyu dağıttım ama demeye çalıştığım o ki biz oraya ait olduk. orası da bize. pskiloji eğitimi almış gibi tatlı hemşirelerimiz, ortak nokta olması açısından açık olduğunu düşündüğüm ntv'yi gösteren iki adet plazma televizyonumuz, lavobomuz, tıbbi atık çöplerimiz, yatarak alması gerekenler için ayrılmış 2 ayrı perdeli ve yataklı kemoterapi ünitesi, doktor odası, hemşire bankosu, kemorterapi gören hastalar, ben ve annem 4-5 saatimizi geçirdik orada. Yanımda kitabım olmasına rağmen kitap bile okumadım. Canım sıkılmadı, yorulmadım. Annemleydim. Yanında çocuğu olmayan yalnız annelerleydim. herkes en çok saç dökülmesinden endişeleniyor. yanımızda oturan akciğer kanseri uzunköprülü amca ve masmavi gözlü eşi kalkıp gidiyorlar. yerine gelen Çorlu'lu bağırsak kanseri bayanın 4. kürüymüş. Saçları sadece önden seyrelmiş. Diğer yanımızdaki bayanı gösteriyor. ona verilen kırmızı serumu gösterek, bu ilaç çok döküyor saçları diyor.
Annemin kuzeninin eşi Elif Yenge'nin komşusu geliyor en fazla 14 yaşındaki kızı ile. Hep daha kötüsü var. Ben 30 olmak üzereyim, o kızcağız daha da genç. Hepsi çok erken aslında da neyse işte... Artık yeni doğan bebeklere neden analı babalı büyüsün dendiği daha bir anlam kazanıyor. Bütün annelere nasihat etmek istiyorum. Kendinize iyi bakın lütfen.
Dünyanın durduğu nokta burası. Artık hiçbirşeyin öneminin kalmadığı yer.
Televizyonda Bioxin reklamı çıkıyor. Saç dökülmelere karşı diye... Kimse oralı olmuyor ama yine de kemoterapi odasında bioxin reklamı çok absürd geliyor bana.
Annem diyor ki damarlarımda ateş dolaşıyor sanki. Hissediyormuş ilacı. Gerçekten zehir. Yanımızdaki Uzunköprülü amca tuvaletten dönerken iğnesini oynatmış, hemşire düzeltmeye çalışırken amca birşeyler söyledi hemşireye, hemşire de dedi ki, amca zehir bu dışarı akarsa derini yakar. düşünün işte damarlarda dolaşıyor bu.
Belirtmeliyim ki, giderken eşofman gibi tuvalete gitmesi kolay kıyafetler giydirmelisiniz hastanıza. yanınıza bol ıslak mendil, kolonya, kağıt havlu ve su almanızı tavsiye ederim.
Annemin ayklarını kucağıma aldım, sılak mendille sildim, masaj yaptım ona. Yanda bir bayan dedi ki şanslı anneler ilk çocuklarını kız doğururmuş. kırmızı ilacı alan bayan bu. Benim iki oğlum var, gelinlerimden isteyemem ki böyle bir şey. Annem de gururla diyor ki kendisi istedi yapmak :) Bayanın işi bitmemiş olsa ona da yapardım masaj. Ne olacak ki, yıkarsın ellerini geçer. Ama ona vereceğin rahatlık sonsuz. Lüleburgaz'dan geliyormuş. önce başka bir ilaç verilmiş. alerji yapmış ona. yemek yiyememiş, su içememiş. mamalarda beslemişler hastanede. su içemediği için böbrekleri ve karaciğeri zarar görmüş. o yüzden ilacı değiştirmişler. şimdiye kadar saçları hiç dökülmemiş, ama bu sefer döküleceğini biliyor. en çok ona üzülüyor. zaten çirkinleştim bu tedavilerle diyor. varisleri çoğalmış oturmaktan. babam diyor ki annem ve kırmızı ilaç alan bayana, siz çok güzelsiniz hiç üzülmeyin. yine çıkacak saçlarınız.
Mutlu oldum ilk defa gerçekten annem için birşey yapabildim diye. Daha fazlasını yapmak istedim. Psikiyatrist bana demişti ki, insan annesinin babasının hastalığını kabul edemez. onları hep güçlü ve kendilerini koruyan kollayan olarak görmeye alıştığı için kabullenmek daha zordur. ilk defa bu bencillikten sıyrıldığımı anladım. koşulsuz ve sonsuz sevgiyle sadece annemi düşünebildiğimi gördüm. hiçbir bencillik içermeden...
sonra evimize gittik. uyumuşum. ertesi gün hasta oldum. belki üzüntüden. anneme olabilme ihtimali olan tüm yan etkileri hissettim. sanki ondan çekmişim gibi hissettim. o iyi olsun, acilar bana gelsin istedim. belki gelmiştir bilmem...
dün gece dönene kadar kimsenin telefonlarına cevap vermedim. kimseyle konuşmak istemedim. aynı şeyleri defalarca herkese anlatmak istemedim. sadece annem ve sessizlik olsun istedim. bunu kimseyle paylaşamam çünkü. acımı ben bilirim, ben yaşarım. çekirdek ailemiz. başka kimse anlayamaz. aynı acıyı yaşamayan beni anlayamaz. ben kardeşimi anlayabilirim. kardeşim beni. ben babamı da anlayamam. bir dakika olsun kapımızdan ayrılmayan, arada gelip annemin elini tutan, 31 senelik hayat arkadaşının üzüntüsünü yaşayan babamı da biz anlyamayız. o bizi anlar ama biz onu anlayamayız. bu işi bizzat yaşayan annemiyse hiçbirimiz anlayamayız.
o yüzden konuşmak çok anlamsız geliyor. söyleyecek birşey yok. ben de defalarca tekrarlıyorum pozitif düşünce, moral. ama her zaman bu kadar istikrarlı olamıyor insan. bazen acıyı yaşamaya izin vermek de lazım. o zaman hemen moral verici boş laflar etmeye kalkışmamak lazım. sessizliği paylaşmak, el uzatmak yeter. sevmek sevilmek, bunu bilmek, bunu bilmeye izin vermek yeter...

Bireysel Emeklilik

2 tane bireysel emekliliğim, bir de birikimli hayat sigortam var. Aslında bunları ayrı ayrı şirketlerde yaptırmak mantıklı değil. Ama farklı şirketlerde çalışırken farklı avantajlar sebebiyle 3 adet yaptırmış bulundum. Anadolu Hayat Emeklilik bugune kadar bana e fazla kazandıranı. Ama onda portföy yönetimi seçiminde bir bilenden fikir almıştım. Bu sebeple siz de mutlaka portföy seçiminizi yaparken bir bilene daışın. Garanti'den yaptırdığımında krizle birlikte zarardayım ama hisse senedine fazla yatırım yaptım bunda. Biraz risk almak istedim. Hiçbirine yüksek montanlı ödeme yapmıyorum. Zaten işi bilenler aylık 500 liradan (eğer birden fazla varsa toplam) fazla sakın yatırmayın diyorlar. Sonuçta ben yaptırmanızı tavsiye ederim çok düşük tutarlı da olsa. Bir kenarda az da olsa birikim yapmış oluyorsunuz. Benim gibi tasarruf özürlü insanlar için x2 tavsiye ederim.

Limon Ağacı







Art of Living Part II'nin son günü, katılımcılardan biri diğerine Limon Ağacı filmindeki karaktere ne kadar benzediğini söyledi. Ertesi gün iş çıkışı bir kitapçıya girdim. Kadının biri görevliye Limon Ağacı kitabının olup olmadığını söyledi. Ben de hayırdır inşaah dedim kitabı aldım. Kitabım yazarı Sandy Tolan ve Pegasus Yayınlarından çıkma. Bir Arap, Bir Yahudi ve Ortadoğu'nun Kalbi... Kitabın kapağında yazan bu. Kitap Ortadoğu meselesi üzerine bir roman. Aslında içerisinde bir kurgu içeren belgesel demek daha doğru. Ortadoğu üzerine yapılan bir araştırmanın küçük bir kurgu etrafında okuyucuya sunulması. Eğer Ortadoğu hakkında çok fazla bilgiye sahip değilseniz keyif alabilirsiniz. Aksi takdirde biraz sıkıcı geldiği bölümler olabilir. Zaman zaman insanın içini sızlatan bir öykü. Yanıbalımızda yıllardır süregelen, bitmeyen kavgaya objektif bir bakış. Tercümesinin çok çok kötü olduğunu belirtmek isterim. Ama yine de okumaya değer.
Bu arada bu kitap Limon ağacı filminin kitabı değilmiş. Limon Ağacı filmini de aldım. Film, Filmekimi 2008'de gösterilmiş ama DVD'sini bulmak mümkün. Arkadaşlarım benden ödünç alabilirler. Film de Ortadoğu meselesi üzerine ve İsrail'li Eran Riklis tarafından yönetilmiş. İsrail Savunma Bakanının güvenliği gerekçesi ile yıkılmak istenen Arap bir kadına ait bir limon bahçesi, bahçenin yılmaması için kadının tuttuğu Arap avukat ve aşk... Müzikler güzel, görüntüler güzel, konunun işlenişi güzel.
Aşağıdaki linkten detay bilgi görebilirsiniz. http://www.iksv.org/filmekimi_2008/Filmekimi_2008.asp?day=7&fid=18&sid=32
Yine insanın içini acıtan bir insan hakları ihlali. Yine bir dram. Sonunun çok gerçekçi bittiğini düşünüyorum. Dram dediysem insanın içini şişiren bir dramdan bahsetmiyorum. Beğenerek izlenebilecek bir film.

20 Temmuz 2009

ayakkabılaaaar...

tamam manola, jimmy choo ve diğerlerini seviyoruz. amma velakin hem pahalı olduklarından hem de ben şahsen yerli malı haftalarımızın o güzel anısına hitaben yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı mottosundan hareketle iki adet yurdum ayakkabıcısından bahsetmek isterim bugün.
birisi hepinizin malumu olan "Adam" (kimisi "edım" diyor ben "adam" diyorum). flyinn alışveriş merkezinde ve bir yerde daha varmış. ama benim gittiğim yer Teşivikiye'deki mağazaları. Mağaza müdürü İlker Bey'in güler yüzü o çizmelerin muhteşemliği bu dükkanı gidilesi yapan unsurlardır. Ayakkabıları da güzeldir ama esas iddialı oldukları alan çizmedir. Hem kalitelidirler, hem aradığınız hemen hemen her modeli bulursunuz. gidiniz, görünüz, alınız...
Teşvikiye'de Bahar Pastanesinin yanında.
Diğeri ise Böcük Aslı (ki kendisi blogumun da isim annesidir)'dan öğrendiğim nr 39. http://www.nr39.com/ girin de modellere bir bakın. bakın da ölün. hepsi tasarım, hepsi el yapımı, hepsi gerçek deri. en pahalısı 199-TL imiş. ben bir kez gidebildim henüz ve zaten yeni keşfettim. gittiğimde de 2 ayakkabu birden aldım. biri beyaz kocaman fiyonklu bresimdeki babet. ayaklarım 35-36 arası olduğu için kimi babet kısmısı iyice küçük gösterir benim ayağımı. sanırsın ki dengemi kaybedip birazdan öne doğru devrileceğim o küçük ayaklar sebebiyle. işte o öndeki büyük kurdele benim ayağımı tam istediğim gibi gösterdi. bu da beni çok memnun etti :) 10 numara ayakkabıcı söyliyeyim size.
ben Nişantaşı'ndaki dükkana gittim. Topshopun karşısından arka tarafa doğru girin oralarda sorun gösterirler. açık adres ise Süleyman Nazif Sok. No: 39. caddedeki ise midpointin yanında aşağıdaki alt kata merdivenle inilen dükkanlardanmış. zaten web sitelerinde kroki vs de var. ayakkabı modellerini de görebilirsiniz webten. ama benim çevrem oradaki modellerin hepsini giyebilecek tarzda değildir. başta ben değilim zaten. ama siz bana güvenin. bizim giyebileceğimiz tarzda bir sürü ayakkabıları var. üstelik de topukluların bile ne kadar rahat olduklarını anlatamam. alınıııız.

Flamenko

"Eskilerden" başlıklı yazımın üzerinden çok zaman geçti. Değiştim dedim ya, iş rutinim de değişti. Bu yıl ilk defa hobilerime zaman ayırabilmeye başladım. Uzun süreden beri flamenko yapmak istiyordum. Oldum olası bir İspanyolca, latin kültürü, Güney Amerika, tango, Küba, flamenko vs merakım vardı. Kardeşimin arkadaşlarının gittiği Flamenko Evi'nden Melek Yel'in iletişim bilgilerini almıştım ve aklıma estikçe kuslar hakkında bilgi almaya çalışırdım ama iş çıkış saatlerim sebebiyle bir türlü gidemezdim. Hem iş çıkış saatlerimin insani saatlere dönmesi, hem yeni bitirmiş olduğum art of living gazıyla tekrar flamenkoya başlamayı düşünmeye başladım ki bir aralık günüydü, Melek Yel'den bir e-posta aldım. Ocak ayı kurslarının başladığını haber veriyordu. a ha dedim evren önüme sundu :) neyse efenim ben 5 Ocak 2009'da Flamenko Evi'nde flamenko kursuna başladım. Yeni başlayanalar olarak "Sevillanas" ile başladık. Meğer ben bu dansı senelerce boşuna istememişim. Başka bir hobi değil bu olmalıymış benim hobim, bu kadar çok isterken varmış bilinçaltımın bir bildiği. Müziklerin güzel olmasından başka hem keyif alıyorsunuz, hem spor yapmuş oluyorsunuz hem de biraz kadın olmayı öğreniyorsunuz.
Şöyle ki, ilk başladığım gün eşofman, t-shirt ve az topulu bir ayakkabı ile gittim. Hocamız başlangıçta sıradan gelmişti. Ne zaman ki üzerini değiştirip geldi ve dansetmeye başladı, başka bir şeye döndü. Bir ona baktık bir kendimize. Bu kadınsa biz neyiz, biz kadınsak bu ne diye. Spor kıyafete hiç ama hiç yakışmayan bir dans. Ertesi hafta tayt ve t-shirtle gittik ama yine olmadı. Flamenco etekleri özel olarak diktirildiği için ve 80-90TL'den başladığı için ve de devam edip edemeyeceğimizden emin olamadığımız için , İstiklal Caddesinin aşağılarındaki Hint kıyafetleri satan dükkandan ucuzundan uzun siyah etek aldık. Bel lastigi cok sıkıyor üstten yağlarınız çıkıyor çok depresif bir görüntü tavsiye etmiyorum yani. Herneyse etek ve askılı t-shirt giyip giderseniz hem kendinizi daha iyi ve güzel hissedersiniz hem de dans kendini daha çok gösterir. Bir de bu dans ile birlikte çok daha dik durmaya başladığımı da belirtmeliyim.
Sevgili siyah kaplı Moleskin defterime 6 Ocak 2009'da demişim ki: "Dün akşam flamencoya başladım. Dünyanın en zevkli aktivitelerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Umarım bu şevkim ve azmim uzun süre devam eder. Üstelik de insanı oldukça zorlayan bir aktivite. Dün kol kaslarım yandı resmen. O kadar esnek, estetik, feminen ve kıvrak olacağım günleri iple çekiyorum. Umarım olabilirim." 13 Ocak 2009'da ise şöyle yazmışım: "Dün akşam ikinci kez flamencoya gittim. bu sefer daha fazla zorlandım. Ben bu sefer tayt ve uzun bol t shit giymiştim. feminenlik başlıyor. o t shirtle iğrenç hissettim kendimi. bir dahaki sefere daha estetik giyineceğim. 20 Ocak 2009'da ise: "Dün akşamki flamenco çok güzel geçti bu arada. askılı t shit giymeye başladığımdan mı yoksa yapabilmeye başladığımdan mı bilmiyorum pek bir memnun kaldık. umarım bu aynı heyecan ve coşkuyla uzun süre devam ederiz."
Mayıs ayına kadar gayet guzel devam ettim fakat Temmuz'daki gösteri günü Londra'da olacağım, gösteri sebebiyle ders saatlerinin haftasonuna alınması ve hastasonlarımı annemle geçirmem sebebiyle ara verdim. Şimdi yarım bırakanlar için yazın 1,5 aylık telafi dersleri başlattılar. Yeni başlayanlar için de dersler var tabii. şimdi sevillanastan kaldığım yerden devam edeceğim önümüzdeki çarşambadan itibaren. Bu bittikten sonra da yeni danslarla inşallah. Tangos'un müzkleri süper bu arada. Tangosa başlamak için sabırsızlanıyorum.

Flamenco ayakkabılarını nerden alabileceğinizi de yazacağım ama Flamenko Evi ve Melek Yel iletişim bilgilerini ve detaylarını aşağıda bulabilirsiniz.

Eğer ilginiz varsa şiddetle tavsiye ederim.

http://www.flamenkoevi.com/
Aznavur Pasajı Kat: 8
tel: 0 212 251 97 97 - 249 16 16
Melek Yel mobil telefon: 0 532 466 31 82

Not: Merak edenler için, sevillanas İspanya'nın anonim bir dansı imiş. Castilian kültürüne dayanan, Sevilla kentinden doğan bir dans ve şarkı formu imiş.
Tangos ise eşeli ve hareketli 4/4 lük dans ve makam formu imiş.

Onkologlar

Hülya Londra fotoğraflarını henüz getirmediği için Londra yazıma yarın başlayabileceğim sanırım.

Bu sebeple bugün başka bilgiler paylaşacağım sizinle. Umarım ki hiçbir zaman ihtiyacınız olmaz ama çok yeni yaptığım bir araştırma sonucunu sizinle paylaşıyorum ki siz bu kadar araştırma yapmayın, beğendiğinizi seçin.

İstanbul'da en iyi medikal onkologların listesini vereceğim size. Yani kemoterapi yapan doktorların listesi. Biz bunların arasından Prof. Dr. Adnan Aydıner'i seçtik. Seçimizi yaparken hastane değil doktor araştırması yapmanız en önemli husus. Bir de özel hastaneler yerine eğitim ve araştırma hastaneleri ve tıp fakültelerini seçmeniz daha fazla öneriliyor. En iyi isim de Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü. Sonuçta çok pahalı bir tedavi olduğu için suistimale çok açık. Belirtmeliyim ki Çapa ve Cerrahpaşa'ya telefonla ulaşmaya çalışma sonuçsuz bir işkence.

1. Prof. Dr. Süheyla Serdengeçti: Cerrahpaşa'nın profesörü. Orada muayene yapıyor mu bilmiyorum Cerrahpaşa'dan veya muayenehanesinden öğrenebilirsiniz. Bazıları kendisini artık biraz yaşlandığını söylese de hala büyük bir çoğunluk çok iyi olduğunu söylemekte.
Nişantaşı Muayenehane telefonu: 0 212 231 33 73 ve 0 212 219 87 72
Cerrahpaşa telefou ise: 0 212 414 32 29

2. Sühalp Tansan: Kendi poliklinik/enstitü (adından emin olamadım)'sü var. Bazıları fazla ticari olduğunu söyledi, ama çok beğenenler de var. Yakın bir arkadaşımın komşusu Sühalp Bey'e tedavi olmuş ve sonrasında USA (ABD)'ya gittiklerinde, Amerikalı doktarlar, Sühalp Bey'in herşeyi fazlasıyla iyi yaptığını hatta henüz orada kullanılmayan teknolojileri kullandığını söylemiş. Ama camia doktorlaro arasında ek tutulmazmış.
Tel: 0 212 225 27 52

3. Prof. Dr. Sevil Bavbek: Çapa'nın profesörlerindenmiş. Nişantaşında'da muayenehanesi varmı.

4. Prof. Dr. Adnan Aydıner: Elek üzerinde kalan nadir insanlardan olduğu söyleniyor. Tıp ve ilaç sektörünün öncelikle önerdiği isim. Dediğim gibi biz Adnan Bey'i seçtik. Şimdilik kendisinden çok memnunuz. Kemoterapiyi dilerseniz kendi muayenehanesinde alabiliyorsunuz. Dilerseniz Çapa'nın Onkoloji Enstitüsü'nde yaptırabilirsiniz, o zaman da sizi takip ediyor doktorunuz olarak
Muayenehane Adres: Valikonağı Cad. Erden Apt. No: 47 Kat: 1 D: 2 Nişantaşı/İstanbul
Tel: 0 212 296 33 88 - 89
Çapa tel: 0 212 414 24 34 (34118)
Adnan Bey Çapa'da muayene yapmıyor bu arada. Çapa'nın profesörlerinden Çapa'da muayene yapan çok az kişi var bildiğim kadarıyla.

5.Prof. Dr. Evin Büyükünal: Cerrahpaşa'nın profesörlerinden.
Nişantaşı muayenehane tel: 0 212 231 74 74

6. Prof. Dr. Fuat Demirelli: Cerrahpaşa'nın profesörlerinden. Adnan Bey kadar çok önerilen bir isimmiş. Hararetle önerilenlerden. Cerrahpaşa'da muayene yapmıyormuş Fuat Bey de.
Muayenehane tel: 0 212 249 23 86 - 79
Cerrahpaşa tel: 0 212 586 15 91

7. Prof. Dr. Nil Molinas Mendel: Cerrahpaşa'nın profesörlerinden.
Cerrahpaşa tel (Asistanı Remziye Hanım): 0 212 414 34 00/22889
Aynı zamanda Amerikan Hastanesi'nde de çalışıyor. Oradan da randevu alabilirsiniz.

8. Prof. Dr. Mustafa Özuğurlu: Prof. Dr. Fuat Demirelli yerine artık Mustafa Bey Cerrahpaşa'daki hastaları muayene ediyormuş. Muayenehanesi vardır eminim ama bende iletişm bilgileri yok. Cerrahpaşa'dan ulaşabilirsiniz. Mustafa Bey için de referanslar çok iyi.

9. Prof. Dr. Mert Başaran: Mert Bey de Çapa Onkolji enstitüsünün doktorlarından.
Çapa tel: 0 212 635 99 21
Muayenehane Tel: 0 212 635 99 21

özetleyecek olursam, doktor önerilmez derler, siz de tabi ki eminim ihtiyaç duyarsanız araştırma yapacaksınzıdır. benimki de bir kaynak olsun, en azından iletişim bilgileri açısından. Ama bize önerilen bu isimler arasından en elek üstü olanların Adnan Bey ve Fuat Bey olduğunu da belirtmek isterim.

Hiç ihtiyaç duymamanız dileğiyle...

Not: Hatırlatın da kanser tedavisi ile ilgili olarak Kasım 2008'de yayınlanan bir Tebliğ'den bahsedeyim size. Hatırlatın ama gerçekten çok önemli.

17 Temmuz 2009

Londra I (uçak-otel)
















Gitmeden bir adet Moleskine London defteri edindim ki kendime kendi şehir rehberimi yazayım. Benim zevkime hitap eden rehberi google'da saatlerce aramadan, bir sürü eşe dosta sormadan kendim hazırlıyayım, benim zevkimdeki insanlara da sunayım istedim. Henüz defterime istediğim özeni gösteremedim ama en azından gerekli bilgileri içerisine istifleyebildim. Defterin içerisinde metro ve kısmi şehir haritası var ama zaten bunu Londra'da her yerde edinebiliyorsunuz. Otelinizden edineceğiniz harita ve metroda duvara asılmış haritalar rahatlıkla işinizi görüyor zaten. Yani aslında böyle bir defter almanızı pek tavsiye etmem özel olarak böyle bir ilginiz yoksa.

baştan başlayacak olursak, Temmuz seyahatinin biletini Nisan'ın ilk haftası Easyjet'ten gidiş dönüş vergiler dahil 350 TL'ye aldık ki süper fiyat zaten seyahati bu bilet fiyatını görerek aniden yapmaya karar verdik. Easjyet'in benim gözümde tavuklarla seyahat gibi bir izlenimi vardı. Aslında, minibüs gibi bulduğunuz yere oturmanın (Eğer 12-EUR fazladan öderseniz speedy .. oluyorsunuz ve uçağa önden binebiliyorsunuz. ilk önce speedyler ve çocuklular biniyor uçağa. check yaptırdığınızda ilk 30 kişi iseniz boarding kartınıza A yazıyorlar ve speedy ve çocuklulardan sonra siz biniyorsunuz. bunların hiçbiri olmadığınızda boarding cartınıza B yazıyorlar ve işte bu noktada sırasının neresinde olduğunuz önem arzediyor. Sıraya girmeden önce de hangisinin A'ların hangisinin B'lerin sırası olduğunu iyice sormanızı öneririm) ve Lonra'dan buraya dönerken yarattıkları el bagajı sorunu dışında gayet normal ve işlerini ciddiye alan bir havayolu. Tabi uçakta parasız yiyecek ve içecek servisi olmaması da ayrı bir konu. Yolculuk sabahı Sabiha Gökçen'e gidiyorsunuz 2 saat önceden. Sabiha Gökçen'in freeshop'unda pek birşey yok (Swarovski var, bir kısım güneş gözlükleri de var, parfüm kısmen var, kozmetik yok denecek kadar az. Dönüşteki freeshop daha büyük haberiniz olsun). Türkiye'den binerken uçağa dışarıdan yiyecek ve içecek sokabilirsinizki, uçaktaki menü sınırlı olduğundan bunu şiddetle tavsiye ederim. çıkınınızı yapın, uçağınıza öyle binin. Size verilen menüdeki her yiyeceği sipariş edemiyorsunuz. sayfaların üzerinde Fransız, alman gibi mutfak çeşitleri belirlemişler. Bu uçakta sadece İngiliz mutfağı sayfasındaki iki adet yiyecek seçeneği vardı. Tavuk sandviç 4-GBP, kırmızı şarap 3,50-GBP. Koltuklar biraz dar tabi onu da belirtmek lazım. Giderken Gatwick'te indik ve problemsiz Londra'ya girdik.

Uçakta 22-GBP'ye Oyster Card alabilirsiniz (Uçakta satılan parfümler de ucuz, ben bir arkadaşıma 50 ml'lik chloe edp'yi 36,5-GBP yani 92 liraya aldım ki an itibariyle strawberry'den yaklaşık 30-TL kadar daha ucuz). 2-GBP kart için geri kalan 20-GBP içerisinde kalıyor. Bizim akbil gibi bir nevi. Ancak bu oyster denen kart metro ve otobüslerin hepsinde geçmesine rağmen national railway'larin sadece bazılarında geçiyor. Gatwick'ten Victoria metro istasyonuna giden trende geçmiyor mesela. Bu bilgiyi biri bize önceden yazsaydı çok sevinirdik mesela. Gatwick'ten bindiğiniz trenin içinde bilet alabiliyorsunuz. Bilet fiyatı tek gidiş 16,90-GBP. Yaklaşık yarım saatte Victoria tube station'a varıyorsunuz. Oradan da artık oteliniz neredeyse yaygınlığına hayran kaldığım metrolarıyla her yere gidebiliyorsunuz.

Merak edenler için toplam 5 günlük metro ve otobüs seyatlerimiz için toplam 30-GBP yatırmış oldum Oyster'ıma (bizdeki akbil gibi iki kişi için kullanılamıyor oyster, sadece 1 kişi içingeçerli). İçerisinde artan yaklaşık 5-GBP'm var. Saklıyorum çünkü bir daha ne zaman gitsem kullanabilirmişim.

Dönüşümüz ise Luton'dandı. Luton'a nasıl gittiniz derseniz yine son gece otelimize döndüğümüz taksici Türk çıktı (korsan taksi olduğunu belirtmeliyim, o yüzden bir kişi öne oturup arkadaş havası verecek). Earls Court'tan Luton'a 40-GBP'ye götürdü bizi ki oldukça iyi rakam. Merak edenler için iletişim bilgileri aşağıda:

Uğur Karmaz:
tel: + 44 7951231071
+ 44 7983572248

Luton küçük ama derli toplu bir havaalanı. Uçağa sıvı sokamıyorsunuz bu sefer boşuna su taşımayın. Bavul hakkı sadece 1. Tamam bunu biliyorduk ama buradan geçerken saçma olan şu ki, el bagajı sadece 1 tane olmalı. Hani notebook veya el çantamızı ayrıca taşırız onlar sayılmaz ya, burada sayılıyor kardeşim. Bebim küçük bir el bagajım bir de el çantam vardı. Arkadaşımın sadece el çantası olduğu için notebook'umu (tatil de olsa işten kurtuluş yok) ona vermiştim. Orda öylece kalakaldık. Notebook'umu ne yapacağım diye bir ana depresyona girer gibi oldum ama hemen kenara çekip şöyle yaptık; ben el çantamı el bagajımın içine soktum, arkadaşım da el çantasını notebook çantasına tıkıştırdı. Allahtan çok eşyalı değildik bu şekilde yırttık ama aksini hayal bile edemiyorum. O yüzden bu aman ha aklınızda olsun.

Bunları öngörerek zaten üzerimi kat kat giyinmiştim, yağmur sebebiyle aldığım çizmeleri de giymiştim fakat İstanbul'un Temmuz'una iniş çok acı oluyor o halde söyliyeyim. Boynumda fular bile vardı yaaa...

Resmi buraya koymaya çalıştım ama olmalı :( Yukarıda görmüş olduğunuz metro istasyonu bizim otelimizin olduğu istasyon idi. Otelin adı Kensington Town House. Adres: 32-36 Hogarth Road, Earls Court, Chelsea London, SW5 OPU. Gördüğünüz metro istayonundan çıktığınızda karşınıza çıkan (daha sola doğru olan) girdiğinizde biraz ileride sağda.

Oteli http://www.booking.com/ dan bulduk. Fiyata/hizmete/kaliteye göre önerine oteller arasındaydı. 3 yıldızlı, küçük, odaları ve eşyaları yenilenmiş bir otel. Otelin arka tarafı tube station olduğu için arkaya bakan odaların gürültülü olduğunu okumuştuk gitmeden önce. Bizim ilk geceki odamız da arka tarafa bakıyordu ama biz yorgunluktan olsa gerek pek rahatsız olmadık. Ama yine odamızı değiştirmek istediğimiz söyledik. Ertesi gün bize ana yola bakan bir oda verdiler. Otelde toplam 5 gece kaldık. 5 gece için kişi başı 500-TL civarı ödeme yaptık. Otel rezervasyonumuzu da erken yaptığımız için fiyat oldukça düşüktü. Bu sebeple de rezervasyon anında ödemeyi aldılar ve aksilik durumunda rezervasyon iptali veya para iadesi söz konusu değildi. Kahvaltı fiyata dahil değildi. Ancak siz isterseniz 15-GBP ödeyerek otel kahvaltısından yararlanabiliyordunuz. Biz istemedik.
Otel odamızdan gözüken manzaranın resimleri diğerleri de. Gördüğünüz üzere güzel bir sokak. Bizim otelin karşısında gözüken o çiçekli otel de güzel gözüktü ama içi nasıldır bilemeyiz. Sonuç olarak çok para vermek istemiyorsanız konum, temzilik ve rahatlık olarak önerebileceğim bir otel. Ancak sonradan öğrendik ki ev kiralamak da mümkünmüş ve genelde tavsiye edilen yöntem de buymuş. Bir dahaki sefere ev kiralamayı deneyeceğiz.