25 Ocak 2012

Cipriani

Dün akşam sonunda ilk defa cipriani'ye gittim. Güzledi ama bi şey olmamış ne bilmiyorum. Yani benim tekrar tekrar gitmek isteyeceğim restaurantlarımın arasına giremedi maalesef.

Yine Hediye

Arkadaşlar,
Kullanmadığım 4 adet rujumu hediye etmek istiyorum. İlki YSL marka küçük boy, iki kez denemek için sürdüm o kadar, numarası ve adı Rouge pur couture 09 0HBB. Diğeri vital radiance moisture boosting lip shine 06 sheer rose. bunu da çok az kullandım, çok güzel renk. Diğeri sally hansen lip inflation extreme sheer pink, diğeri de Nars Moon Fleet. İsteyene yine kargo karşı ödemeli olacak şekilde göndereceğim.
Sevgiler,

24 Ocak 2012

Hediye


Selam,
Bu ayakkabıları 2007 senesinde Amerika'dan almıştım. Markası Nine West. Bunları kendime almıştım, kardeşime de bir numara büyüğünü. Nasıl denediysem artık bunlar bana olmadı, kardeşiminkiler de ona. Onunkileri ben giyiyorum bunlar giyilmeden senelerdir bekliyorlar. Çok güzel değil mi :) Hiç giyilmemiş. 35 miydi 35,5 muydu hatırlayamadım şimdi. İsteyene veriyorum. Güle güle kullanın. Bu arada rengi yeşil. Kazanmak için yapmanız gereken hiçbirşey yok. İlk mesaj atana vereceğim. Bir tek karşı ödemeli göndereceğim sakıncası yoksa.
Operim.

23 Ocak 2012

haftasonu

hayatımın en önemli deneyimlerinden birini yaşadım. outlook seminerinden bahsediyorum. yok bilgisayar değil kişisel gelişim. çok tavsiye ederim.

17 Ocak 2012

Dün gece

sevgilim bana sitem etti hep arkadaşlarında görüşüyorsun diye. arkadaşlarım da sitem ediyor. e ben kiminle görüşüyorum anasını satayım. buradan cevap vereyim kimseyle görüşemiyorum. zaten çok yorgunum. yapacak da çok işim var. hiçbir şeye yetişemiyorum. umarım bu outlook semineri işe yarar.

16 Ocak 2012

söylemeyi unuttum

bir drama queen olarak geçen hafta beymen blenderdan bir çizme bir topuklu ayakkabı aldım. hiç ihtiyacım yok ama düşündüm ki nasılsa benim ailem olmayacak ancka it gibi çalışcam ben napcam bari güzel ayakkabılarım olsun. sanki hiç yokmuş gibi. neyse kendime eziyet etme dönemindeyim yine sanırım. öf bıktım ben ya çalışmak istemiyorum. bu ne ya insan gibi çalışamayacak mıyım ben.

Haftasonu

Selam Millet,
Cumartesi gecesi sonunda balomuza gittik :) Balo X konsolosluğundaydı ve X büyükelçisi, X konsolosu vs bir sürü insanla tanıştım. X hoteli genel müdürüyle de tanıştım. Benimkine dedim ki aman keep in touch evlenirsek falan. Evleneceğimiz yok ya dilime pelesenk olmuş işte. Neyse http://www.davetcokelbisemyok.com/ dan harika bir vakko tuvalet kiraladım. üzerine fabrikadan 255 liraya siyah bir kürk aldım. kesilen tüylerdenmiş ama derili değil yani. Yıldırım Özdemir'den Cenk saçıma mükkemmel ötesi bir topuz yaptı, Nigar yoktu Sibel kaşımı aldı makyajımı yaptı, Gülçin de manikürümü yaptı ve flor mar 128 oje sürdü. hazırdım ben yani. ayıp olcak ama cidden biyendim kendimi. o kadar şeye babam da güzel olur diyebilirsiniz ama olmayan da olmuyor yani ne yapalım. üstelik makyajım çok hafifti yani söyliyeyim. manitom da smokin giydi. yedik içtik dansettik güzeldi. Sonrasında fotoğrafçı arkadaşım Ali Taşkıran'ın stüdyosundaki partiye gittik. orası da güzeldi. 1-1,5 saat kadar da orada takıldıktan sonra eve gittik. Geç uyandık. Rüyamda hamile olduğumu gördüm, sabah sevgilime bir kustum yine daha ne bekliyon sen diye, klasik, ben kustukça o geri çekiliyor, o geri çekildikçe ben kusuyorum o yüzden asla evlenemeyeceğiz. Zaten o karar verdiğinde artık pişmaniye olacağından çocuk yapamayacağımız için ben istemeyeceğim artık. bazen o kadar gıcık oluyorum ki ona sorduğu zaman sırf inattan hayır diyesim geliyor bazen. o kadar gıcık oluyorum yani. uyuz. ama gel gör ki hayatımda gördüğüm en tatlı sevgililerden de biri. çoğu evle kocanın yapmadığı kadar care ediyor beni, hep düşünüyor, öyle de tatlı. o yüzden de çok uzun süre gıcık olamıyorum kendisine. ay bilmiyorum çok kafam karışıyor bazen. drama queenliğe bayılıyorum. bana diyor ki hep negatif sonuç bekliyorsun. sanki hakikaten öyle kötü bi şey olsun da terkedeyim onu gibi davranıyorum çoğu zaman. aman neyse işte. öyle ben klasik ağladım zırladım sonra le pain'de kahvaltı ettik sonra bu işe gitçekti gidemedi. beni öyle üzgün bırakamazmış bahane de haızr götümü kaldıramadım tembellikten demiyor da. neyse sonra ben organik alışveriş yaptım annemin tarifiyle portakal sulu kereviz yaptım ki daha önce blogta vermiştim tarifini ama üşendim şimdi kimbilir hangi postta. bir de kıymalı karnıbahar. sonra evden çalıştım biraz. sonra yemek yedik. çok beğendi karnıbaharı :) sonra sinemaya gittik ejderha dövmeli kzı izledik, beğendik. sonra da eve geldik yattık uyuduk. o hemen uyuyamadı ama ben uyudum. ev çok soğuk ya biz bi şeyi beceremiyoruz ya da istinyeparkın evleri dandik. kat kat giyinip uyudum resmen. artık seksapel yapamadım valla bokum dondu. gece bir ara bi uyandım bizimki misafir odasında yatıyor. gittim noluyo dedim, dedi geldim ben yattım ama sen tüm yorgana sarınmışsın üşüdüm, çekmeye çalıştım seslendim ama derin uyuyodun. sonra ben yanında yattım sonra ben orda uyuyamadım geri döndüm. bir süre sonra o geldi. sabah 7'de kalkacaktık sözde ven 9 buçukta ancak uyandım o da on buçuka krmuştu saatini yeniden. neyse benim haftasonum da böyle geçti işte. çok yorgunum sevgili blog çok. bildiğiniz gibi değil. bu hafta outlook training diye bir şeye katılacağım. bakalım enerji ve mutluluk verecek mi bana. vallahi çok ihtiyacım var. zavallı bendeniz başladı yine kişisel gelişim şeylerine. bu kadar gururlu olmasam d abıraksam işi sevgilim bakar bana zaten. of yapamıyorum işte. bok var sanki. stockholm sendromu oldu galiba bende yoksa hala burada çalışmaya devam etmemi başka türlü açıklayamıyorum. ya da içimde hala hısrlı bir kariyer kadını var. evlenmeyi de biraz kurtuluş olarak görüyor olabilirim. bilemiyorum. hayırlısı bacılar ne diyeyim. öperim hepinizi. iyi haftalar.

09 Ocak 2012

uzuuun geceler sonunda

cuma gecesi submissionımızı yaptık. cumartesi sabahı kızlarla bebek divanda kahvaltı ettik, ordan bebek'teki davet çok elbisem yoka gittim detaylarını ayrıca anlatacağım ve önümüzdeki cumartesi günkü balo için elbise kiraladım. sonra karşıya geçtik biraz capitolda takıldık eve gittim akşam altı civarı uyudum resmen. sabah dört gibi bir kac saat uyandım sonra devam. pazar da irem ve elifleydik, ayşe melis'imle hasret giderdim sonra zeynuş ve ayşegülüm ve güzelleri doğa ve kaya ile hasret giderdim. haftasonu da yoğun geçti yani ama en azındna çalışmadım arkadaşlarımı gördüm, babam geldi falan öyle işte. yıkılmadım ayaktayım diycem ama demiyim :)

04 Ocak 2012

itiraf

bu ezan sesini çok yüksek yapıyolar ya ben feci gıcık oluyorum. üzgünüm ama normalde insana huzur vermesi gereken sesi nasıl işkence haline getiriyorlar hakikaten anlamıyorum bazen. budur diyeceğim. ama bizimki gibi bir ülkede itiraf bu tabi ki. babam görse kızar ne yazıyon öyle şeyler diye.

02 Ocak 2012

Biraz gecikmeli bir gündem oldu ama ben yeni duydum çok komik

BU ÜLKENİN GELECEĞİ OLAN ÇOCUKLARIMIZIN EĞİTİMİNDEN SORUMLU BAKAN..!

FIKRA DEĞİL !
Bakandan Tarık Akan'a suçlama!......
Galatasaray Lisesi önünde “YGS'deki şifreleme açıklamalarından tatmin olmayan” öğrencilerin ve sanatçıların gerçekleştirdiği eyleme destek veren Tarık Akan'a, Milli Eğitim Bakanı Çubukçu'dan suçlama:
“Bu şahıs mı liseli gençlerimize örnek olacak? Elimizde kendisinin Hababam Sınıfı'nda defalarca kopya çektiğini ve disiplinsiz davranışlarda bulunduğunu gösteren CD’ler var. Gerekirse bu CD’leri kamuoyuyla paylaşıp kendisinin gerçek yüzünü halkımıza gösteririz.”

Amerika'nın son alışveriş trendi: Alışveriş yapmamak!

Hatta eldeki mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?" la ilgili.

Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor. Üstelik 'Mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen 'dünyanın en çok satın alan halkı', kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor. Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı yoga derslerine ve tatillere harcıyorlar.
YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA DAVET!
Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor.
Hikâye, psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar.
Ebeveynlerinden birini kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! Şan dersleri, seyahatler, piknikler, tiyatro oyunları filansa başka! Farklı tecrübeler hayatı zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeles’lı filmci Roko Belic dünyayı dolaşıp *Happy *(*Mutlu*) isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor.
New York Times gazetesinin haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış! Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.
AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?
Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır: Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:
— Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
— Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,
— Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
— Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
—Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
— Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
— Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
— Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
— Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak… Ya da sahip olduğumuzu sanmak…
— Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar!
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek...
Doç. Dr. Erol ERÇAĞ