27 Temmuz 2009

Londra II (Birinci gün)










































































6 Temmuz 2009 günü Londra saati ile saat 17:30 civarı otelimize vardık. saat 18:00 civarı da küçük bir gezintiye çıktık. Önce metro ile Knightsbridge'e gittik. Metro istasyonundan çıktığımızda karşımıza çıkan Harvey Nichols'da küçük bir gezinti yaptık ama fazla vakit kaybet meden hemen çıktık. Öncelikle Londra HN, İstanbul'dakine göre çok daha pahalı. Dolayısıyla ne fazla para vermeye de ne de oralardan buraya taşımaya hiiiiç gerek yok bence eğer ki burada olmayan çok özel birşey almak istemezseniz. Oradan çıkıp Harrods'a girdik ki indirim var diye bayaa bir gezdik ama birincisi çok kalabalıktı ve aptal turistler ve araplarla doluydu, ikincisi her zamanki gibi indirim ürünleri en çirkin ürünlerdi, üçüncüsü indirimli hallerine rağmen yine de İstanbul'daki dünya markaları çok daha ucuzlar. Ancak Elie Saab'ın gece kıyafetlerine dibim düştü. Harvey Nichols ve Harrods'ta hiç boşuna vakit kaybetmeyin derim ben.

Oradan yürüyerek Hyde Park Corner'a gittik ve Hayde Park'ta küçük bir gezinti yaptık. Oldum olası Avrupa'nın parklarına özenmişimdir. Burada yine özendim. İnsanlar bisikletle geziyorlar, kısa şortları ile yürüş yapıyorlar, gürültü yok kalabalık yok, mangal yok. Türkiye'de de şehir içinde böyle güvenli, temiz parklar olmaya başladığında, biz istediğimiz kıyafetle oraya gidip yürüş yapabildiğimizde, bisiklete binebildiğimizde, kitap okuyabildiğimizde, anlayacağız ki Türkiye medeni bir yer olmuş, insanlarımızın kültür seviyesi yükselmiş, muasır medeniyetler seviyesibe ulaşmışız yani.
Hayde Park'tan çıktıktan sonra metro ile Picadilly Circus'a gittik. New York'ta Times meydanı vardır ya Londra görüntülerinde de aynı şekilde ışıklı reklam panolarının olduğu yer vardır orası işte. Ortada bir havuz ve ortasında Eros heykeli var. Burada biraz fotograf çekildikten sonra sağa doğru yürüyoruz Michael Jackson anısına insanların duvara bireyler yapıştırdığı ve Michael Jackson tipinde bir adamın olduğu yeri geçiyoruz ve Starbucksta birşeyler atıştırıyoruz. Annemin domuz gribi uyarılarını hatırlayarak yeşil bir meyve suyu içiyorum sağlıklı olayım diye ama kına gibi kokan şeyi içmem pek mümkün olmuyor. öööyyykkk... Müzikal biletlerini sormak istiyoruz ama hepsi kapalı. Biraz daha ilerleyince yarı Empire Theatre'ın yanında bir bilet satış gişesi görüyoruz. Biletlerin yarı fiyatına olduğu yazılı. Billy Eliot ve Phantom of the Opera için bilet soruyoruz ama muvafak olamıyoruz. Gösteri günleri saat 11:00 civarı gelip sorarsanız belki bilet bulabilirsiniz diye. Bir türlü o saati denk getiremedik tabi. Yoksa her geçişimizde sorduk ama (Empire Theatre'ın orta Harry Potter'ın galası vardı bir gün. Ben yine müzikal biletleri sorarken pıtırcık ve ekürilerini gördük ama halbuki ben jude law'ı görmeyi hayal ediyordum) bu seyahatimizde müzikal izleyebilmek mümkün olmadı. Billy Eliot da Ekim'de bitecekmiş. Göremediğime üzüldüm.
Bilet bulamamış halde aşağıda doğru yürüyerek National Portrait Gallery'nin arka sokağından Trafalgar Square'e indik. Gödüğünü Nelson Statute, havuz, National Gallery resimleri Trafalgar Meydanı'ndan.
Pazar günü eşyalarımı hazırlarken, Pazar günü Londra'dan İstanbul'a gelen sevgili minik kuşum Sinoş'a dedim ki hava nasıl bacım, dedi ki çıplak geziyorum çok sıcak. Ben de ne zaman Avrupa'ya gitsem çok soğuk derler kışlıkları çıkarır giderim hava hep sıcak olur, bu sefer de tam tersi oldu, Antalya'ya gelen İran'lılar gibi İstanbul'da rahatça giyemediğim şortlarımı, mini eteklerimi doldurdum bavula gittim London'a ki ne görelim, Londra buz. Herkesin söylediği geçen hafta inanılmaz sıcaktı Pazartesi soğudu. Biz de akşam 21:30 civarı ol yorgunu ve donmuş iki gezgin daha fazla dayanamadan otelimize döndük. Ertesi gün nerelere gideceğimizin planını yaptık, google'ladık vs baygın uyuduk.
Londra'daki ilk günümün sonunda izlenimim şu, bu şehri gördüğümde waaaaw olmuyorum ama kendimi hiç yabancı hissetmiyorum. Sanki Londra'da yaşıyorum. Kaybolmak imkansız. Kadınlar çok kötü giyiniyor. Bütün metro kahverengi ayakkabı, siyah çanta ya da tam tersi şeklinde. Ayaklar pedikürsüz, ayak parmakları ayakkabıdan fırlamış ve ayakkabıyı pençe gibi sarmış (önden fırlamış yani). Tamam kuaförler çok pahalı ama nerden o İngiliz tarzı tayyötler, şapkalar naptınız siz bacım. Fakat erkeklerin tarzlarına bayıldım. Clockwork Orange'dan fırlamış gibi çoğu, dar paça pantlonlar, klasik İngiliz şapkaları, uzun favorileri, tarzlara bayıldım. Bakınması çok keyifli. Fotoğraflarını çekmek istedim ama kişilik hakları vs sorun olmasın diye pıstım oturdum.

Hiç yorum yok: