27 Temmuz 2009

Londra III (İkinci Gün)












































Yani iki saatlik zaman farkından jat lag mi olduk yoksa gerçekten yaşlandık da çok mu erken kalkıyoruz bilmem ama ikinci günümüzün sabahı ben 5-5:30 gibi uyandım. Biraz sonra da Hülya uyandı. Bir düştük yollara ki saat daha 7:00 ancka vardı. Metro ile Green Park Corner durağına gittik. Picadilly caddesi boyunca picadilly circus'a doğru yürümeye başladık. sağda yer alan fortnum & mason mağazası henüz açılmamıştı. bakın beni iyi dinleyin. çok enterasn bir şekilde fortnum & mason'u kimse bilmiyor. haritalarda bile gözüküyor. bırakın harrodsu falan, fornum & mason'a gidin. alamasanız da bakın. londrada yaşasam hafta bir mutlaka gider gezerdim sanırım. Buradan bir çay takımı almazsam gözüm açık giderim. özellikle o pastel renklileri. ama ben size fortnum & mason'u daha sonra anlatayım. çünkü bu sabah gezemedik orayı sabahın körü olduğu için. fortnum & mason'un karşısında royal academy var. ünlü summer exhibitionı vardı. ama henüz çok erken olduğu için orayı da gezemedik. az ileride soldaki nero'da kahvaltı ettik.
Londra'da ilginç olan şeylerden biri de şu bence, İstanbul'da İstanbul kaçar biz kovalarız hayatımız böyle sinir stres hep bir telaş ve koşturma geçer ya, Londra öyle değil. Şehir çok büyük, şehir kozmopolit ama trafik yok, kimse telaşlı değil, hatta bizim içimizi şişerecek kadar yavaş. 40 saatte kahve veriyorlar mesela. insanlar erkenden sokaklarda. mesai saatine çok olmasına rağmen cafe nero'da kahve içip kitap/gazete okuyorlar. zaten bütün metro okuyor. sanırım ulaşım kolaylığı, trafik olmaması, evden erken çıkabilmeleri bunda büyük etken. biz hem uyuyalım isteriz, işe geç kalmayalım isteriz, koştururken de haliyle bizi herşey strese sokar asabımızı bozar.
Kahvaltımızı ettikten sonra picadilly circusa kadar yürüdük ve oradan sola dönerek regent streete girdik. hala bütün dükkanlar kapalı. bakına bakına oxford streete doğru yürüyoruz. zira bugunümüzü alışverişe ayırdık. bitirelim, rahatlayalım dedik. Oxford Circus metro durağının oraya çıkıyoruz regent street2ten ve sola dönerek oxford streetin soluna doğru yürümeye başlıyoruz. açık olan tek mağaza bootsa giriyoruz, baız siparişleri alıyoruz, burts beeslerimiz, kardeşin alerji ilaçlarını, elifin no 7 farlarını, carefree günlük pedin tek tek paketlilerini (çantada kirlenmemesi için) ve daha bir sürü ıvır zıvıra saçma sapan birşeyler ödeyerek çıkıyoruz boots'tan. artık mağazalar da yavaş yavaş açılmaya başladı. istikametimiz "PRIMARK". Tel: + 44 (0) 207 495 04 20 Adres: 499-519 Oxford Street, WLK 7DA. bir de 41 West Street Reading Berkshire RG1 1TZ'de bir store'u varmış. Dönüşte Luton Havaalanı'na giderken ben bunu gördüm galiba. Neyse bu Primark, Zare, Mango, H&M gibi belki daha dandiği, kesinlikle daha ucuzu bir yer. Kardeşim ve arkadaşları burada 6 saat harcamışlar. Dükan kapanmasa bir 6 saat daha harcarlarmış. Biz de bu sebeple bütün günümüzü ayırdık zaten. Fakat ben öyle kocaman mağaza elimde bir sürü eşya daralırım, çok uzun gezememç nitekim biz 2 saatte işimizi hallettik. pijama bölümünün orada Türk bir kadın vardı o da yardımcı oldu sağolsun. gidince bir adet çuval kaptım, içini doldurdum sürüye sürüye gezdim her katı. Ama dediğim gibi çok fazla şey almadım. pijamalr çok güzeldi. kendime ve arkadaşlarıma hediye pijamalar aldım burada. bir hısrka aldım 11 pounda, beyaz fisyolu ceker aldım 13 pounda, çakma ugg aldım (üzerinde yazmıyor ugg diey o yuzden aldım) 5 pounda, kardeşime bir şeyler aldım. portföy gece çantası aldım, az kalsın bavul alıyordum iyi ki almamışım (dönüşteri bavul sorunumuzu Londra I'de anlatmıştım) bilezik aldım. aklıma da gelmiyor belki bir kaç öteberi daha almışımdır. o kadar. oradan h&m'e girdik. hello kity'li pembe el kremi aldım, tek kelimeyle muhteşem kokuyor, alın, bulusanız, bana da alın getirin hatta. h&m'den de küçük ufak tefek öteberiler aldım. ellerim dolu ya çok bakınamadım. sevmiyorum böyle alışveriş yapmayı. öğlen olmadan bitirdik biz alışverişimiz yani. ellerimiz de dolu ya döndük otele. bıraktık poşetleri tekrar çıktık. bu sefer hangi metro durağına gittik hatırlayamıyorum maalesef ama picadilly caddesindeydik yine. picadilly circus'a yakın yerinde sağdaki küçük pazarı gezdik. orada da bir türk kız vardı. genelde ikinci el veya birinci el takı çoğunluktaydı. alacak birşey bulamadık pek. sonra inanılmaz yağmur başladı. kendimizi bir cafe'ye attık ve çay içtik. bu arada benim ayakkabılarımın içi su dolmuştu bile. cafede kurutmaya çalıştım ama olmalı. ayaklarım donayazdı. regent streete gidip bana yağmur çizmesi bakmaya başladık. navy renk huntress buldum 50 pounda hemen aldım. fakat içine çorap yok. ayol ucuz çokrap yok. hepsi de yünlü çoraplar. mecburen yünlü bir çorap aldım. oh ayaklarım kuru, sicagim, h&m'den de şemsiye almıştım bak şimdi aklıma geldi, rahatladım valla. fakat bu kez de ömrümde gördüğüm en yoğun yağmur başladı gök gürültüleri ile. regenek streetin picadilly circusa yakın bir yerinde sağda bir bina altına sığındık. ama ne yağmur anlatamam. telefonuma kaydettim ama buraya ekleyemiyorum şu anda. biraz diner gibi olunca çıkalım bari dedik ama yol sel kıyamet. Hülya'nın ayağında bir şekilde kuru kalabilmiş babetleri. Aldım Hülya'yı sırtıma, durumun absürdlüğüne kikirdeye kikideye geçirdim Hülya'yı karşıya. Keşke resmimizi çekebilseydik o sıra.
Sakil yağmurlar sebebi ile ve de aslında bizim hazırlıksız olmamız sebebi ile koskoca öğleden sonramız doğru düzgün birşey yapamadan geçti. yolun karşına geçince ne yapacağımızı bilmez halde picadilly circus metro durağına daldık. yağmur tekrar şiddetlendi, bir süre metroda bekledik. azalınca yeryüzüne çıktık ve yolun karşısına geçtik. o sırada tekrar hızlandı tekrar bir binaya sığındık. tekrar azaldı yolun karşısına geçtik. tekrar başladı tesco'ya sığındık. tekrar yavaşladığında artık dindi. biz de Soho'ya doğru yürümeye başladık. İstkamet Yauatcha. Aradık bulduk Soho'da Yauatcha'yı. Meşhuur ördeğini yemek için girdik. Akşam yemeği için biraz erken bir saatti. Bu sebeple rezervaysonumuz olmadığı halde yer bulduk. 19:30'a kadar oturabilirmişiz ama, neyse bizi alt kata aldılar, sipariş vereceğiz ki elektrikler gitti. Bir Tük garson geldi Ender, dedi ki 3 senedir Londra'dayım ilk defa elektirkler kesiliyor. Basiretsizi ya Londra'ya gittik yağmur yağdı, elektrikler kesildi ördek yiyemedik. Bir Türk garson daha varmış neyse bizi üst kata aldılar, elektirkler kesildiği için zaman problemi yok dediler, ama gelmezse restaurant kapanacakmış biz de vazgeçtik kalktık. Yarın akşam geliriz biz dedik çıktık. China Town'dan aşağıda, oradan bizim müzikal biletlerinin olduğu yere (işte o sırada galiba Harry Potter'ın galası vardı), oradan yine National Portrait Gallery'nin yanından St Martins Lane'e gittik. St Martins Lane'de aşağıdan yukarıya doğru yürürken sağda tamamen cam bir bina var tabelasız. İşte orada St Martins Lane oteli var. Oraya girdik ve Asia de Cuba'ya gittik. Rezervasyonumuz yoktu ama sorun yaşamadık. Kapıdaki resopsiyonist nerden geldiğimiz sorunca anladık ki o da Türkmüş. Ahmet. Hemen garsonlara dedi ki VIP konuklarımız en güzel masaya. Gerçekten de en güzel masalardan birine oturttular bizi.

Adres: Asia de Cuba at St Martins Lane 45 st. Matins's Lane London WC2N 4HX
Tel: + 44 (0) 20 7300 5588
dekorasyonu çok güzel ve sade. dekorasyonda bol bol kitap var. kıyafet kuralı yok. biz günlük kıyafetlerimizle gittik. çoğunluluk öyle. date'e gelmiş bazı kişiler şıktı sadece. yani istediğiniz gibi giyinebilirsiniz. yemekler ortaya geliyor ve siz tabağınıza alarak paylaşıyorsunuz. başlangıç olarak calamari salad aldık (21 pound). kesinlikle çok çok lezzetliydi. biz aslında bu salata ile doyduk. garsonlar çok güler yüzlü ve hizmet de süper, bunu da belirtmeliyim. bir de başlangıçlar sayfasının en altınd amideyeli bri eyemk vardı. ismini ahatirlayamıyorum. o da Ahmet'in bize önerdikleri arasındaydı. Yemek olarak Black Code balığı herkesin önerisi idi. Biz de onu sipariş ettik. İki sebebpten sipariş etmesek de olurmuş. Birincisi, zaten salata ile doyduk, ikincisi, sosundan dolayı bize ağır geldi ve biz aslında bu balığı çok beğenmedik. Bitiremedik de zaten. Fiyatı 31 pound. şarap menüsü geniş. çok içemeyiz derseniz kadeh şarap da var. ben beyaz, hülya kırmızı şarap içiyor. toplam hesap 85 pound. % 15 service hizmeti içerisine eklenmiş. o yüzden ekstra bahşiş bırakmıyoruz. Ama bırakmamak bana garip geliyor yine hızlıca çıkıyoruz :)
St Martins Lane'den aşağıya Trafalgar Square'e doğru yürümeye başlıyoruz. St Martin's Lane'in sonunda solda The Chandos diye bri pub var. Oraya girip bira içiyoruz. Pub saati için biraz geç kalmışız sanırım. Pub güzel. yukarıdaki resim de Pub'da içip sızmış bir British amca.
Oradan çıkıp metroyla otelimize gidiyoruz. Otele varmadan maketten dönüştürücü plugumuzı alıyoruz, onlarınki de USA gibi üçlü çünkü ve otelde de yoktu maaleef. Gitmeden önce buradan da Eminönü'nden bulabilirsiniz.

Hiç yorum yok: