03 Ağustos 2009

Pazar günümün devamı

Pazar günüme kaldığım yerden devam ediyorum.
Sonra bir ara annemin boynundaki yaranın resmini çektik. Akciğerden lenfe sıçrayan yerde büyükçe mor bir yara var. Bugüne kadar giderek büyüdü. Doktor da fotografını çekti, bize de çekin dedi. Biz de çekiyoruz. Bana biraz küçülmüş gibi geldi ama babam ve yengem bunu o kadar çok dile getirdilerki rahatsız oldum. Bir kere doktor ikinci kürden sonra başlar küçülmeye dedi (Küçülürse tedavi başarılı demektir, küçülmezse başarız). Kadıncağızı da şimdiden gaza getirmeyelim istiyorum. Ama belki de olumlu gaza getiriyoruzdur. Bilemiyorum. Ama gerçekten azalmış biraz gibi geldi bana. En azından arkaya doğru uzanan çizgi gerilemiş. Buna eminim. Sonra biraz Hürriyet, Glamour British Temmuz sayısı (ağustos sayısını da Londra'dan almıştım, He's Just Not That Into You'nun kitabını veriyor. Ama kitap bir dizi öğüt şeklinde film/roman tadında değil yani), Elle Ağustos sayısı (Elle bu ay Elle Bistro çıkarmış, çok güzel valla ama yine hep asortik tarifler var, bir küçük şey yapana kadar illa bir sürü market gezip garip isimli malzemeler arayacaksın), Elle Bistro Ağustos sayısı ve GEO Ağustos sayısı. GEO'ya geçen yıldan beri aboneyim. Çok değişik konulardan bahsediyor. Tavsiye ederim. Tipik pazar günü. Bir de USA'da herkes emekli blogger olmuş. Ay halbuki ben daha yeni keşfettim bu dünyayı ayol. Durun bi daha.

aaaa sahi dün tatlı yapmıştım ondan bahsetmeyi unuttum. Ben beceremedim neden beceremedim anlatayım. Siz becerin. Şimdi Ferda Teyze'nin bir şeftalili tatlısı var ki senelerdir hastasıyım. Malzemeler; şeftali, krem şanti ve şeftalili jöle. O kadar canım istedi ki bu tatlıdan şeftalili jöle bulamayınca çileklisinden alıverdim. Krem şantiyi yaptım fakat fazla süt koymuşum cıvık oldu. Meğer mümkün olduğunca katı olması lazımmış. İçine jöleyi kattım tekrar karıştırdım. Meyveleri borcama dizdim. Üzerine bu köpüğü döktüm. Üzerine de kalan jöleyi dökecektim baktım köpüğün altına iniyor, bekledim. Donmadı o köpük bir türlü. Dayanamayıp jöleyi döktüm dibe çöktü. Hata iki, jöleyi önce dökecekmişim. Şimdi baştan alıyorum sizin için. İstediğiniz mevsim meyvelerini (mevsimi olmayan meyveyi de dizin isterseniz ama hormonlu olur valla benden söylemesi sonra çocuklarınız 9 yaşında regl olur, ağdaya gider) soyup, doğrayıp dizin. Hazırladığınız bir paket jölenin yarısını üzerine dökün. Diğer kapta hazırladığınız cıvık olmayan krem şanti ve jöle karışımlı köpüğü de alttaki jöle biraz katılaştıktan sonra üzerine dökün. Dolapta bekletin. İşte size acayip hafif bir yaz tatlısı. Afiyet olsun.

Kenan Evren'in yargılanması hakkında konuşuyor biri TV'de. Katılıyorum. Uzun süredir de aklımdaydı. Nasılda Pinochet gibi o da yurtdışına kaçar ve sağlık problemleri sebebiyle iade edilmez. Tabi tek günah keçisi Evren değil ama diğerleriyle birlikte yargılansın. Pinochet'in neden iade edilmediğini anlatayım size. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3 üncü maddesi İşkence Yasağı hakkında. Eğer Pinochet iade edilirse bu 3 üncü maddenin ihlal edileceği sebebiyle Pinochet iade edilmedi. Çünkü çok yaşlı ve hasta. Buna dayanamaz. Pinochet'in yargılanması işkence teşkil eder diye iade edilmedi. Yersen. Başka bir olayda da mesela, USA'lı biri USA'da idam cezasına çarptırılıyor fakat kişi UK'e kaçıyor. USA kişinin iadesini istiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de bunu yine aynı maddeye dayanarak iade etmiyor. Diyor ki USA'da idam cezası hemen infaz edilmiyor. Bu geçen süre 10-15 yıl olabiliyor. Bu bekeleme süreci işkencedir. Zaten USA da bu nendenle böyle davranıyor. Ve bu sebeple kişiyi USA'ya iade etmiyor. Prof. Dr. Turgut Tarhanlı Uluslararası Hukuk Dersinden seçmeler okudunuz.
Sonra size bahsettiğim Vodafone reklamını okuyup çok heyecanlanıyorum. Hemen moleskine'ime kaydediyorum unutmamak için.
Aklıma geliyor kaç yaşından itibaren momografi çektirmek lazım acaba? Bilen varsa yazabilir mi? Yoksa araştıracağım. Muhtemelen istediğin zamandır ama önerilen bir yaş vardır herhal. 25 yaşından sonra gözaltı kremi kullanmaya başlayın dendiği gibi 35'ten sonra momografi çektirin de deniyordur herhalde günümüz küresel dünyasında.
Sonra ben ıslak kek yapıyorum. Hamaratlığım üzerimde oluyor Edirne'ye geldiğimde. Geçen geldiğimde de 2 tane banyo lifi örmüş, bir de hayatımda ilk kez tiramisu (Lady finger/kedi dili bisküvinin üzerinde yazan tariften) yapmıştım :)
Nasıl yapıyorum derseniz. Malzemeler: 1) Oda ısısında 4 adet yumurta 2) 2 bardak toz şeker 3) 250 gr margarin ki isterseniz yerine sıvı yağ veya yarı yarıya da olabilir 4) bir su bardağı sür 5) 3 tepeleme çorba kaşığı kakao 6) 2,5 su bardağı un 7) kabartma tozu 8) vanilya

4 adet önceden buzdolabından çıkarılmış ve oda sıcaklığında yarım saat kadar bekletilmiş yumurtayı mikserle bööööyle uzun uzun çırpıyorum. Yurmurtaları Sude kırmak istiyor 4 üncüsünü kırmasına izin veriyorum sadece onu da yere ve tezgaha yapıştırıyor. Kendi ölçülerime göre az sinirleniyorum. Sonra 2 su bardağı şeker ilave ediyorum. Şekerlerin gıcırtısı kesilene kadar çırpıyorum ki bembeyaz bir köpüğe ulaşıyorum. Sonra 1 su bardağı sütü koyup çırpmaya devam ediyorum. sonra ben 250 gr margarinin yarısını tavada eritiyorum. Margarinin tamamı erimeden ocağı söndürüyorum ki yağ yanmasın. Geri kalan kendi ısısında eriyor zaten. Biraz soğuyunca yavaş yavaş ve çırpa çırpa ekliyorum yağı. Yarım bardaktan biraz fazla da sıvı yağ ekliyorum. Sonra kakaoyu eleyerek ekliyorum (bu trickleri herkes biliyo ama benim gibiler bilmiyor olabilir o yüzden yazıyorum) ve tekrar çırpıyorum. Sonra bu karışımdan bir su bardağı kenara ayırıyorum (Bu ayırmayı yağdan önce mi sonra mı yapmıştım emin olamadım bak şimdi). Geri kalan karışıma yine eleyerek unu ekliyorum. Artık mikserle çırpmıyorum ki elde ettiğim köpüksü yapı kaybolmasın. Tahta kaşıkla karıştırıyorum. Kabartma tozunu üzerine limon sıkarak ekliyorum ki kötü kokmasın. Sonra da vanilyayı ekliyorum. İyice karıştırdıktan sonra yağlanmış tepsiye döküyorum. Kalıpla yapmıyorum çünkü üzerini ıslatacağım. 170 derecede ısıtılmış fırına koyuyorum. Pişip pişmediğini ortasına bıçak batırarak anlıyorum. Eğer bıçak yapışmazsa ortada sıvı kalmadıysa pişmiştir. Fırının fişini çekip biraz bekletiyorum. Sonra çıkarıyorum. Üzerine ayırdığım 1 su bardağı karışımı homojen :) bir biçimde yediriyorum. Ahan da ıslak kek hazır.

Sonra annem duştan çıkıyor. İlk defa saçları dökülüyor ya da bunu ilk defa hissediyor. Anne benim de dökülüyor diyorum ama bunu derken daha ensesindeki öbeği görüyorum. Yok bu sefer fazla ben anlıyorum yıkanırken de çok döküldü, tararken de diyor. Daha fazla saçmalamamak için bir şey demiyorum. Sonra içeri geçip kakara kikiri muhabbet ediyoruz. Amcam ve babamı çekiştirip gülüyoruz. Saati anlamadan gidiş vaktim geliyor. Ne güzel de sohpet ediyorduk halbuki.

Sonra babam beni otogara bırakıyor. Ben umutluyum diyor. Bunu da atlatacağız inşallah diyor. Sonra diyor ki seni çok güçlenmiş gördüm kızım. Çok iyisin diyor. Büyüdüm tabi, ya da büyümek zorunda kaldım. Bilmem hangisi. Ya da art of living ya da bu yıl kendimi maneviyata vermiş olmam. Bilemiyorum, bir sürü sebep var. Zaten annem demişti, babam geçenlerde ona Zeynep çok değişmiş (olumlu anlamda) demiş. Bir de şu içimdeki hüznü atabilsem... Bu sıralar beni tek heyecanlandıran şey bu blog biliyor musunuz. Görünüşte iyiyim ama içinde söküp atamadığım bir hüzün, mutsuzluk var.

Dönüş yolu çok uzun sürüyor. Lanet yazlıkçılar.

Hiç yorum yok: