KURUMSAL SİSİFOSLAR İÇİN BAŞKALDIRI MANİFESTOSU

Eveeet, geldik zurnanın zırt dediği başka bir yere; modern plazaların o klimalı, steril ve “asla bitmeyen” excel hücrelerine. Camus ile bu kez de kurumsal hayattaki Sisifosları, yani sabah 9 akşam 6 döngüsünde kendi kayalarını plazaların tepesine çıkaran beyaz yakalıları, bizim sabahlarımızı ciddiye alalım. Bu evreni sadece duygusal değil, düşünsel olarak da masaya yatırmanın zamanı geldi.

Camus’yü çok sevsek de biliyoruz ki kendisi 20. yüzyıl ortasının konforlu entelektüel odalarından, patriyarkanın içinden konuşan bir adam. Evde onun arkasını toplayan görünmez bir emek, kahvesini önüne koyan birileri oldukça “absürdle baş etmek” elbette başka bir konfor alanından mümkün. Camus’nün de her pazartesi sabahı katılması gereken bir “Synch Meeting”i, tutturması gereken çeyrek dönem hedefleri (KPI’lar) olsaydı; o hoo, absürdü kim bilir hangi tondan yazardı!

Yine de, tam da bu çelişkinin içinden geçerek soralım: Camus’nün kavramlarını ödünç alıp, onları çalışanların hayatına geri yazarak kendimizi o "modern kölelik" döngüsünden kurtarabilir miyiz?

Kurumsal hayattaki insanın hikâyesi, Camus’nün Sisifos Söyleni ve Başkaldıran İnsan’da tasvir ettiği o meşhur “uyandığı an perdeleri düşen” modern insanın ete kemiğe bürünmüş hâlidir aslında. Her sabah aynı saatte çalan alarm, aynı metro, aynı turnike, ekranda aynı inbox, aynı gereksiz CC’ler, sonsuz toplantı linkleri… Beyaz yakalı, farkında olmadan kendi kayasını (o bitmeyen projeyi, o hiç okunmayan raporu) her gün o plazanın tepesine çıkaran bir Sisifos’tur.

Ama plaza insanının trajedisi mitolojik Sisifos’unkinden bile daha derindir: O, kendi şirketinde, yöneticileri için sadece bir "kaynak"tır (Human Resources). Tükenip (burnout) masayı terk ettiğinde ya da istifa ettiğinde (fiziksel/kurumsal intihar) bile bu mekanizma durmaz; ertesi gün yerine bir başkasını alıp senin ilanının üzerinden büyük bir doğallıkla basıp geçerler. Kurumsal intihar –istifa etmek ya da sistemi tamamen yakmaya çalışmak– insanı bu döngüden kurtarmaz, aksine kapitalist çarkların içinde seni daha da görünmez kılar.

Tam da bu yüzden; plazaların, “Agile” masalların, "Deadline" uyuşturuculuğunun ve “böyle gelmiş böyle gider” kurumsal aidiyet masallarının içinde silinen modern insanlar için, ruhsal ya da fiziksel teslimiyeti reddeden bir Başkaldırı Manifestosu’na ihtiyacımız var.

Bu manifestonun özü, Camus'nün şu köşe taşı cümlesinde gizli:

“Önemli olan en iyi yaşamak değil, en çok yaşamaktır.” — Albert Camus

Buradaki “en çok”; KPI’lar, bonuslar, unvanlar değil; bilincin açık, omurgan dik, kendi hayatına mümkün olduğunca kendin karar verdiğin anların toplamıdır.

KURUMSAL SİSİFOSLAR İÇİN BAŞKALDIRI MANİFESTOSU

Absürd Bir Plazada Günlük Başkaldırı Rehberi

1. Kural: Bu Tükenmişlik “Senin Yetersizliğin” Değil

Pazar akşamları o anlamsız iç sıkıntısı, pazartesi sabahları yataktan kalkamama hâli geldiğinde, bunun adını kendine net koy:

“Bu benim yetersiz ya da başarısız olmam değil; bu kurumsal sistemin absürd oluşu.”

Camus’ye göre absürd, senin kafandan uydurduğun bir problem değil; anlam arayan insan bilinciyle sadece kâr etmeye odaklanmış kayıtsız bir dünyanın çarpışmasıdır. Kurumsal versiyonu: “Ben neden time-management yapamıyorum?” yerine “Bu sistem neden benden 24 saatimi istiyor?” diye sormaktır.

Basit pratik:
Her sabah bilgisayarını açtığında ilk 30 saniyeni “ad koyma”ya ayır. Outlook’u açmadan önce ekrana bak ve içinden şunu söyle:

“Bu mailler acil değil, bu hedefler yapay. Bu ciro benim cirom değil, bu oyun benim oyunum değil.”

Bu cümle, suçluluğu üzerine almaktan vazgeçip, yapısal saçmalığı teşhis etmenin ilk adımıdır.


2. Kural: Unvanını Değil, Bakışını Sahiplen

“Junior”, “Senior”, “Associate”, “Manager”… Bunlar senin özünü tanımlamaz; sadece sistemin seni nereye koyduğudur. Camus, Sisifos’un “unvanı”yla değil, taşı iterkenki bilinciyle ilgilenir; taşın anlamı yoktur ama Sisifos’un bilinci vardır.

Şirket de kendiliğinden “kutsal başarı sahnesi” değildir; ama sen “Ben buradayım, emeğimi satıyorum ve bu hikâyeyi kutsal görmüyorum” dediğinde, o ofis senin kendi tiyatrona dönüşmeye başlar. “Biz bir aileyiz” maskesini içinden düşürmek, ilk sahiplenmedir.

Basit pratik:
Günün bir işini “benim sahnem” ilan et. Mesela o sıkıcı raporu yazarken 5 dakika kendine ait bir ritim yarat:

  • Kahvenden bir yudum al.

  • Ekrana bakarken içinden şunu de:

    “Bunu şu an maaşımı almak ve akşam kendi hayatımı yaşamak için yapıyorum; bu rapora ruhumu satmıyorum.”

Kendini sadece “işgücü” değil, bilinçli bir özne olarak konumlandır.


3. Kural: Kendi Mikro-Zevklerini Militan Ciddiyetle Koru

Kurumsal düzen, kesintisiz erişilebilirlik ister: “Quick call?”, “5 dakikan var mı?”, “Bir bakabilir misin?”

Camus, absürd dünyada mutluluğun “küçük ama yoğun anlar” olduğunu söyler: bir kahvenin tadı, temiz hava, kısa bir yürüyüş. Plaza insanı için bu anlar lüks değil; varoluşun savunma mekanizmasıdır. Takvimi kıpkırmızı olan biri, o takvimden 15–20 dakika çalıp kahve içmeye çıktığında, şirkete “Ben hâlâ buradayım ve sadece sizden ibaret değilim” demiş olur.

Basit pratik:

  • Takviminde her gün en az bir tane 20 dakikalık “dokunulmaz blok” yarat. Adını “Focus Time” koy ki kimse toplantı atamaya cesaret edemesin.

  • O sürede gerçekten sadece kahve iç, camdan bak, biraz yürü ya da hiçbir şey yapma.

  • Yönetici sorarsa “Önemli bir analiz üzerindeydim” de (kendi yaşam analizindir o). Bu, Camus’nün “sınır” kavramının kurumsal hayata ilk uygulanışıdır.


4. Kural: “Hayır” Dediğin An, Sadece Kendini Değil Herkesi Kurtarırsın

Camus’ya göre isyan, “Artık yeter” diyen bir cümleyle başlar; o cümlenin içinde, açıkça söylenmese de “benim gibi olan herkes” adına konuşan bir “biz” saklıdır.

Kurumsal versiyonunda bu, şudur:

  • Mesai bittikten sonra gelen “acil” maili açmamak.

  • Hafta sonu “bir göz atar mısın?” ricasına “müsait değilim” diyebilmek.

Bu “hayır”lar sadece senin akşamını kurtarmaz; senden sonra gelecek junior’lar için de standartları yukarı çeker.

Basit pratik:

  • Küçük ama kararlı “hayır”lar biriktir: Saat 18:01’de gelen Slack/Teams mesajını ertesi güne bırak, bildirimleri kapat.

  • Yönetici “Hafta sonu bir baksan?” dediğinde, kibar ama net ol: “O gün için planım var, pazartesi değerlendirelim.”

  • İçinden şunu hatırla:

    “Bugün bu sınıra hayır diyorsam, benden sonra işe girecekler için de bir taş oynatıyorum.”


5. Kural: Kurumsal Yalnızlığı Kır – İsyan “Biz” Dediğinde Başlar

Kurumsal hayatın en büyük numarası, çalışanları birbirine rakip ederek yalnızlaştırmasıdır: performans çan eğrisi, bireysel hedefler, “high performer” etiketleri… Herkes aynı mobbinge, aynı anlamsızlığa maruz kalır ama kahve makinesinin başında herkes “harika projeler yönettiğini” anlatır.

Camus’nün başkaldıran insanı, “ben”den “biz”e geçtiğinde gerçekten başlar.

Basit pratik:

  • İşyerindeki güvendiğin en az bir kişiyle “maskesiz” konuş. Sadece dedikodu yapma; yükten, anlamsızlıktan, tükenmişlikten bahset.

  • Birlikte yazılı olmayan bir plaza sözleşmesi yapın:

    • Birbirinizin yanında kurumsal jargonla (networking, synergize, ownership) şov yapmayacaksınız.

    • Birbirinize hayatı “mükemmel ve kariyer odaklı” göstermek zorunda kalmayacaksınız.

    • “Çok doluyum, tükendim” demek serbest olacak ve kimse diğerini zayıflıkla suçlamayacak.

Bu alan, LinkedIn yarışması değil; yüklerin yüksek sesle paylaşıldığı küçük bir Camus’cü plaza cumhuriyeti olsun.


6. Kural: Şirket Senin Ailen Değildir; Müzakere Alanıdır

Kurumsal hayatın en totaliter yalanlarından biri “Biz bir aileyiz, hepimiz aynı gemideyiz” söylemidir. Camus, “gelecek adına bugünkü insanı feda eden” her sistemi tehlikeli bulur. Şirket seni “Terfi alacaksın, geleceğin çok parlak” vaadiyle bugün uykusuz bırakıyorsa, bu kurumsal bir metafizik tesellidir.

Basit pratik:

  • Şirketle ilişkinin çerçevesini kendine açık yaz:

    “Ben size zamanımı ve emeğimi satıyorum, siz de bana paramı veriyorsunuz. Duygularım, sağlığım ve tüm özel hayatım bu pakete dahil değil.”

  • Müdürünle konuşurken kendini “her şeye hazır” göstermeyi bırak. Bazen bilinçli olarak “Bu benim için fazla” demeyi seç. Bu cümlenin içinden geçmek zor olabilir ama omurganı korur.


7. Kural: Mutluluğu KPI Değil, Yan Etki Olarak Düşün

Camus’ya göre “mutluluk” ile “absürd farkındalığı” birbirinden ayrılmaz; Sisifos’u mutlu tasarlamak, taşın hafif olduğu anlamına değil, Sisifos’un onu bilerek ittiği anlamına gelir.

Kurumsal hayatta da mutluluk; terfi, prim, unvan değildir. Gerçek mutluluk, o şirketin senin ruhunu satın alamayacağını bilmenin verdiği mağrur tatmindir.

Basit pratik:

  • Gün sonunda “Bugün kaç task bitirdim?” yerine “Bugün nerede kendime sadık kaldım?” diye sor.

  • Küçük bir liste tut:

    • “Bugün anlamsız toplantıda kameram kapalıyken arkama yaslandım.”

    • “Bugün mesai bitince bilgisayarı çat diye kapattım.”

    • “Bugün bir şeye ‘hayır’ dedim.”

Bu, taşın iniş çıkışları arasında senin bilinç takip defterindir.


Son Söz: Pazartesi Sabahı Turnikeden Geçerken…

Pazartesi sabahı o alarm yine çalacak. Aynı turnike “bip” sesiyle açılacak. Kurumsal Sisifos asansöre binecek, ofise girip masasına oturacak.

Ama bu kez masada, kurumsal yalanlara inanan, şirketi için kendini yok eden o kurbanı görmeyecek. Çünkü o itaatkâr çalışan artık gerçekten öldü.

O, bilgisayarın kapağını açacak, kahvesinden bir yudum alacak, plazanın camından dışarı bakacak ve dünyaya ilk kez kendi gözleriyle, hafif hınzır bir tebessümle bakacak. Artık o sabahın da, o bilgisayarın da, o hayatın da efendisi CEO’lar, KPI’lar ya da “Biz bir aileyiz” diyen insan kaynakları değil; kendi absürd özgürlüğünün bilincine varmış olan çalışanın kendisidir.

Kurumsal Sisifos bu sabah masasına, o hedeflerin altında ezilip yok olmak için değil; o taşı plazanın tepesinden aşağı fırlatıp atmak ve nihayet kendi adına yaşamak için başkaldırıyor.


Yorumlar

Popüler Yayınlar