YERÇEKİMİ
Tomer her sabah yedide ofiste olurdu. Mesai sayacını açar, günün ikinci sigarası için aşağı inerdi. İlkini evde içerdi, balkonda, kahvesiyle, köpeklerini dışarı çıkarmadan önce.
Ofis bu saatte bomboştu.
Ece'nin eli her yerdeydi. Rengi olmayan boş duvarlar, ışığı hesaplanmış lambalar, köşelere özenle yerleştirilmiş yeşil bitkiler. Kimilerine göre güzeldi belki. Ama Tomer yıllardır bir türlü anlayamamıştı bu ofiste neyin eksik olduğunu. Sonra vazgeçmişti anlamaktan.
Dünden kalan elektronik postaları açtı. Temizledi, gerekli yanıtları verdi. İşini iyi yapardı, ama son baskıyı hissetmeden gaza basmazdı. Sonuçta babasının ofisi değildi, sadece bir çalışandı.
Saat sekizi geçiyordu.
Ece eşyalarını odasına bıraktıktan sonra mutfağa giderdi. Topuk sesleri halı kaplı koridordan çıkıp mutfak fayanslarında yankılanmaya başlayınca, bağıra bağıra konuşmasından herkes Ece’nin geldiğini anlardı.
Kahvesi makineden porselen fincanına dolarken dolaptan yulaf sütünü çıkarırdı. Kahvesine koyduğu yulaf sütü kahveyi soğutunca birkaç saniye mikrodalgada ısıtırdı. Bazen de hafta başı gelen çiçeklerini düzenlerdi. Suyunu değiştirir, kuruyan yaprakları ayıklardı. Vazoyu bazen masasına bazen de karşısındaki konsolun üzerine koyardı. Tomer bir kez saymıştı: bu işlem tam sekiz dakika sürerdi. Ne az ne çok.
Davud en son gelirdi. Odasına geçer, sonra mutfağa inerdi. Kahvesini alır, Ece’nin odasına giderdi. Ece ayağına gelinmesini severdi.
Tomer bunu da bilirdi.
Tomer kahvesini bitirdi, ekrana döndü. Haftalık yönetim toplantısına ilk kez davet edilmişti. Mutfaktan yeni bir kahve alarak toplantı odasının yolunu tuttu. Davud en son geldi. Bir hışımla daldı toplantı odasına. Ece’nin dün söylediklerini bu kez kendi kelimeleriyle dikte etti yöneticilere. Ece mecbur kalmadıkça müdahale etmezdi bu toplantılara. Davud özellikle ona söz vermedikçe. Ama arada Davud, Ece’ye bakar. Ece de bakar, devam et der gibi.
“Tomer,” dedi Davud, “Pazartesi Yozgat’ta olman gerekiyor. Yeni AVM’nin şarj üniteleri.”
Durdu.
“İstersen Cuma’dan gidersin. Biraz gezersin.”
“Kendi cebimden mi?” dedi Tomer.
Başka bir şey söylemedi.
Akşam ona doğru Ece eve geldi. Tomer temizliği bitirmiş, yarın ofiste yanına alacağı yemeği hazırlamıştı. Ece tencerenin kapağını açtı. Şekersiz, etsiz, glutensiz. Kapağı tekrar kapattı.
“Sağol, Tomer” diye seslendi içeri. İbranice vurgusu bazı kelimelerde hâlâ kalıyordu.
Tomer o gece Kibbutz'u düşündü. Aynı odada uyuyan çocukları. Kimsesiz olmayan kimsesizleri.
Ece yatak odasına geçmişti.
Tomer ışıkları söndürdü.
Ertesi sabah geç geldi. Doğruca Ece’nin odasına girdi.
“Müşterinin hesabında hata var. Sözleşme açık. Fazla ödeme yapılmaması gerekiyor.”
Rakamları masaya koydu.
“Sen bırak,” dedi Davud. “Biz hallederiz. Ben sana ne yapacağını söylerim.”
Ece gözünü ekrandan ayırmadı.
Tomer dosyayı kapattı.
Akşam Ece spordan döndüğünde konuştu:
“Davud müşteriye istedikleri ödemeyi yapmamızı istiyor. Merkez de onaylamış. Sen sadece ödemeyi yap.”
Tomer bir şey söylemedi.
Ertesi sabah yine yedide ofise geldi.
Bir buçuk saat sonra Ece geldi. Odasına giderken aynada kendini süzdü. Krem rengi dantelinin gömleğinin içinden gözüktüğünden emin oldu.
Tomer onu uzaktan izledi.
İş telefonunu masaya bıraktı ve ofisten çıktı. Merdiveni tuttu, aşağı indi. Dışarıda sigarasını yaktı.
Ertesi gün, saat ona doğru Davud koridorda bir kez görünüp yeniden kayboldu.
Saat on bir.
Ece odasında e-postaları ile yalnızdı bu saate kadar. Tuvalete giderken aynaya bakıyordu, her zamanki gibi.
Bu kez bir saniye fazla.
Yorumlar