El Şamdanı

Ekru rengi bir geceliğim var. Bir zamanlar belki beyazdı, ama şimdi ekru; zamanın ona verdiği ad. Ayak bileklerime kadar iniyor; bol, feminen. Keten pamuk karışımı, muhtemelen. Dantelleri el işi değil; eski tip makine işi, ama o dönemin makinelerinin elinden çıkmış, yani hâlâ bir zarafet taşıyor. Önündeki beyaz işleme ve dantel şeritler tamamen eski Avrupa geceliğine ya da belki de içliğine ait. Kol ve yaka formu düz kesimli; bu da bana terzide ya da evde dikildiğini düşündürüyor. Yanlarındaki hafif üçgen genişlemeler, godet benzeri o açılmalar, 19. yüzyıl tekniğinin imzası. 1900 ile 1930 arasında bir yerde doğmuş bu gecelik; Belle Époque’un son nefesinde ya da 1920’lerin başı kırsal Avrupa’sında. Fransızların chemise dediği türden.

Onu giydiğimde elimde bir chamberstick eksik; kulpundan tutularak taşınan o küçük şamdan. Küçük Prenses Sara, Londra’daki yatılı okulunun tavan arasına çıkarken tam böyle bir şamdan taşırdı. Çocukken pazar sabahları işitme engelliler haber bülteninin bitmesini beklerdik Uçan Kaz Nils başlasın diye. Hayatımın en uzun yirmi dakikası. Sonra bir yaz “Tatil Ekranı” diye bir şey çıktı. TRT’nin bize büyük jesti. Bir bütün gün, bazen bir bütün yaz, sabahtan akşama çizgi film. Neler neler izlemedik. Çoğu Japon animesiydi. Lisede bir boş derste hangilerini hatırladığımızı birbirimizin sözünü kese kese, coşkuyla tahtaya yazmıştık; yüz kadar çıkmıştı. Sonra ben o listeyi bir kâğıda geçirmişim. Hâlâ durur.

İşte Sara da o ödüllerden biriydi. İngiltere’deki yatılı okulunda okuyan, Hindistan’daki babasını kaybettikten sonra aynı okulda hizmetçiliğe başlamış, tavan arasında yaşayan bir kız. Tavan arasındaki odasına her gece elinde bir chamberstick’le çıkardı. O parmağa takılan şamdan, merdivende titreyerek yükselen o ışık, beni öylesine büyülemişti ki oyuncak plastik çay fincanımın içine mum koyup oynamıştım bir süre. Küçük olduğum için mumu eritip fincanın dibine yapıştırmama izin vermemişti annem. Fincanın içinde yatık duran o mum bile keyfimi bozamamıştı.

Belki bu yüzden bu geceliği giyip uyuduğum ilk gece, çok uzun zamandan bu yana ilk kez deliksiz ve tasasız uyumuştum.

Ama bu geceliğin annemde ne işi vardı?

Annem öldükten sonra teyzem, eşyaların bir an önce dağıtılmasını söyledi. Böylece teyzem ve ben hummalı bir işe giriştik: bu kuzenime olur, bunu kardeşim ister, bunu ben saklayayım. Gecelik tam da o arada çıktı ortaya. Ne yapacağımı bilemedim. Annemin üzerinde hiç görmemiştim. Ona dair tek bir anısı yoktu bende. Ama kimseye vermeye de kıyamadım.

Annem bir kara kutuydu. İç dünyasını, geçmişini, sakladıklarını bana hiç açmamıştı. Hastanede yatarken en yakın arkadaşı ziyarete gelmişti; bir şeyler sorduk. “Onlar artık sadece bende,” dedi, eliyle çantasının fermuarını çekti. Otuz yıllık annemin iç dünyasını hiç bilemedim. Bazı şeyleri öğrenemiyoruz işte.

Geceliği yıllarca sakladım. Sonra ülke değiştirdim. Hayat araya girdi. Tamamen unuttum.

Ta ki on altı yıl sonra yeniden karşıma çıkana kadar.

Kayınvalidem öldüğünde evindeki eski albümler de bize gelmişti. Bir gün oturup bakmaya başladım. Sepya fotoğraflarda herkes çok şık, çok güzel görünüyordu. Kadınların yüzlerinde kızımın izini arıyordum.

Sonra bir fotoğrafa geldim.

Ve donup kaldım.

Çünkü o geceliği tanıyordum.

Yakasını.
Öndeki işlemeyi.

Dantelin düşüşünü.Eteğine işlenmiş harfleri.

O gecelik benim dolabımdaydı.

Şimdi biri çıkıp aynı modelden birkaç tane dikilmiş olabilir diyebilir. Ama bu seri üretim bir dünya değil henüz. Üstelik insan bazı şeyleri tanıyor. Kumaşı değil belki ama hissini tanıyor.

Fotoğraflar kayınvalidemin annesinin ailesine aitti: Von der Goltzlar. Onlardan biri İstanbul’daydı bir zamanlar, hâlâ Tarabya’da yatıyor, Alman Konsolosluğu’nun yazlık bahçesinde. İstanbul’da yaşarken ziyaret etmiştik o mezarı. Von der Goltz Paşa’nın ailesi temelli taşınmamış ama sık sık gelirmiş. Eşi ya da kızı, Prusya’dan sonra İstanbul yazları çok sıcak gelmiş olmalı; geceliği yaz elbisesi gibi giymiş, çok da yakışmış.

Peki sonra?

Annemin eline nasıl geçti?

Neden sakladı?

Neden hiç giymedi?

Bilmiyorum.

Belki artık hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.

Ya da öğrenemeyeceğimi sandığım on altı yıl geçer ve yeni bir sürprizle yapbozun parçaları yeniden dağılır.

Kim bilir.

Bu da müziği olsun

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar